Spor mu, Egzersiz mi?
Bazı kaynaklara göre bir etkinliğin spor olarak kabul edilmesi için rekabet unsuru taşıması gerekir. Bu açıdan bakıldığında ağırlık çalışmak, yürüyüş yapmak, koşmak ya da evde egzersiz yapmak teknik olarak birer egzersizdir; spor olmak zorunda değildir. Belki de önemli olan tam olarak budur. Spor çoğu zaman performans, yarışma ve başarı hedefleri etrafında şekillenir. Egzersiz ise yaşamın içine daha kolay yerleşebilir. Sonuçta kaç kişi 50 yaşında sıfırdan bir dövüş sporunda turnuvaya katılmaya başlar? Ama 50 yaşında yürümeye, ağırlık çalışmaya, yüzmeye ya da bisiklete binmeye başlayan çok insan vardır. Bu yüzden uzun vadede asıl soru şu olabilir: Spor yapıyor muyum? Değil. Bunu hayatım boyunca sürdürebilir miyim? — Çağrı ÖZPOLAT, Bibliyosmia, 29.05.2026
Bibliyosmia
Başarı sadece yalnızlık getiriyor, Yalnızlığı sevmeyen başarılı olmasın.
Reklam
Hafızlık sadece Kur’an ezberinden mi ibaret?
Maalesef günümüzde hâlâ hafızlığı sadece ezberden ibaret gören bazı Kur’an kursu öğreticileri var. Sayfaların sayısını takip eden çok; fakat bir talebenin gönlünde neler olup bittiğini soran ne kadar az… Oysa hafızlık, sadece satırları ezberlemek değildir. Bir çocuğun kalbine Kur’ân sevgisini yerleştirebilmek, ona bir sayfa daha ezberletmekten çok daha kıymetlidir. Korkuyla ezberleyen nice talebe gördük; fakat Kur’ân’ı severek okuyan gönüller yetiştirmek asıl meseleydi. Sertlikten başarı, baskıdan bereket çıkacağını zannedenler oldu. Hâlbuki kırılan her kalple birlikte Kur’ân’a duyulan muhabbetten de bir parça eksildi. Bazen bir talebe bir sayfayı unutmaz; fakat kendisine söylenen kırıcı bir sözü yıllarca unutamaz. Keşke hafızlık yarışında sayfalar kadar gönüller de hesaba katılsaydı. Keşke talebelerden önce onların kalpleri dinlenseydi. Çünkü Kur’ân, hafızlarda yük olsun diye değil; gönüllerde nur olsun diye indirildi. Ne acıdır ki, birkaç kişinin hatası yüzünden insanlar Kur’ân’dan değilse bile Kur’ân’a hizmet edenlerden uzaklaşıyor; işini hakkıyla yapan nice hocanın emeği de aynı gölgede kalıyor.
Başarı, kendi başınıza en iyi olmakla ilgilidir. Başkalarından daha iyi olmakla ilgili değildir. Başarısızlık bir fırsattır, mahkumiyet değildir. Çabalama ise başarının anahtarıdır.
Devlet, bu aziz milletin yegane sığınağıdır ve onun sarsılmaz gücü karşısında hiçbir sermaye odaklı yapı, hiçbir kartel asla haddini aşamaz. Kendini bu milletten ve devlet nizamından büyük zannedip "Biz yoksak millet aç kalır" cüreti gösterenler, devletimizin ağırlığı altında ezilmeye her daim mahkumdur. ​Ancak kalbi bu vatan için atan bir vatandaş olarak, sormadan da edemiyorum: Senelerdir o malum üç harfli market zincirleriyle el ele verip bu milletin sofrasını sömürenler zaten ortadayken, müdahale için neden tam olarak şimdiye kadar beklendi? Bu yapıların ne yaptığı, piyasayı nasıl tekelleştirdiği dün bilinmiyor muydu ki bugün aniden bir başarı hikayesi yazılıyor? Güçlü bir devlet nizamı, kurumları vasıtasıyla bu haksızlığa daha ilk adımda, zamanında müsaade etmemeliydi. Kurumların denetimde geç kalmasının faturasını neden her daim çoluk çocuğunun rızkını korumaya çalışan gariban vatandaş ödüyor? Körü körüne alkışlamayı bırakıp, devletimizin denetim mekanizmalarında hakiki adaleti, samimiyeti ve liyakati istemek bu ülkede yaşayan her vatandaşın hakkıdır.
Duygu ve Düşünce
BU ÇAĞIN SESSİZ FELAKETİ
İnsanlık belki de tarihinde hiç olmadığı kadar bilgiye ulaştı; fakat hiç olmadığı kadar hikmetten uzaklaştı. Parmaklarımızla dünyanın öbür ucuna dokunabiliyoruz ama kendi kalbimize ulaşmakta zorlanıyoruz. Herkes bir şeyler biliyor, fakat çok az insan kendini biliyor. Bu çağın en büyük hastalığı fakirlik değildir; kalbin yoksullaşmasıdır. İnsanlar evlerini büyütürken ruhlarını küçülttüler. Eşyaları çoğalttılar ama huzurları eksildi. Kalabalıkların içinde yaşarken yalnızlaştılar. Herkes görünmek istiyor, fakat kimse gerçekten görülmüyor. Nefis, insanı büyük günahlarla değil çoğu zaman küçük oyalanmalarla tüketir. Bir ömür bazen büyük yanlışlarla değil, anlamsız meşguliyetlerle kaybedilir. Saatler ekranlarda akar gider. Günler birbirine benzer. İnsan bir gün dönüp baktığında, ömrünün önemli bir kısmını kalbine hiçbir şey katmayan şeylere verdiğini fark eder. Bugünün insanı sürekli meşguldür ama çoğu zaman anlamlı bir işle meşgul değildir. Yorulur ama yol alamaz. Koşar ama nereye gittiğini bilmez. Çünkü hedefini dünya belirlemiştir, ruhu değil. Birçok insan nefsinin her isteğini özgürlük zannediyor. Oysa gerçek özgürlük, her istediğini yapmak değil; seni aşağı çeken arzularına hükmedebilmektir. Nefsinin esiri olan kişi dışarıdan özgür görünse de içeride zincirlidir. Bu çağın diğer büyük yarası kıyas hastalığıdır. İnsanlar artık kendi hayatlarını yaşamıyor; başkalarının hayatlarına bakarak kendi hayatlarını yargılıyorlar. Bir başkasının mutluluğunu görünce kendi nimetlerini unutuyorlar. Bir başkasının başarısını görünce kendi yolculuklarını küçümsüyorlar. Böylece şükür azalıyor, huzur kayboluyor. Oysa hakikat şudur: İnsan dünyaya başkalarını geçmek için değil, Rabbine yaklaşmak için gönderildi. Asıl soru “Benden daha zengin kim?” değil; “Kalbim Allah’a bugün dünden
Reklam
Reklam