"Evet," dedi yavaşça, "erkekler meseleye böyle bakabilir: onlar ki, her şeye hakları vardır ve bir şeyi gizlemeleri için kendi içsel nedenlerinden başka bir gerekçe söz konusu değildir. Fakat bizim için durum çok farklı. Bunu biz de hissediyoruz belki, -sizlerden çok daha hassas ve ürkek biçiminde de olsa-; fakat biz kadınlar, gizliliğe geldiğimizde inandığımız için korkaklığın üstümüze düşen hayalini de hissediyoruz. Böyle bir gizliliğin hassas değil, diğer insanlara karşı duyulan korkuymuş gibi görünüyor; böylece, açık davranmamız halinde tüm hayat görüşleriyle bizi lanetleyecek olan insanların bizi sayması ve onurlandırması durumunda da aşağılanmış oluyoruz. "
“Aşkı nasıl mı hayal ederdim? Ah, çok basit. Son derece sade ve sağlıklı. Sanırım hiç de şeytani ve romantik sayılmayacak şeylerle karşılaştırırdım aşkı. Her gün açlığımızı giderdiğimiz kutsal, doyuran ekmekle; her gün evimizi açtığımız hayat veren temiz havayla. Sonuç olarak her şeyi borçlu olduğumuz, ama haklarında pek öyle tumturaklı laflar etmediğimiz en önemli, en doğal, en güzel şeylerle.”
“Gökyüzünün sonsuzluğuna yükselmek istiyorum,
Denizin derinliklerine gömülüyorum,
Sana bütün dünya nimetlerini vermek istiyorum!
Yeter ki sev beni! Sev beni!”
Sarah daha önce çalıştığı hukuk bürosunda, ortak olarak atandıktan sonra hamile kaldığı için görevinden alınarak yeniden yardımcı avukat pozisyonuna getirilen meslektaşını unutmamıştı. Bu; kadınların maruz kaldıkları sessiz ve görünmez, kimsenin dile getiremediği, sıradanlaşmış bir şiddetti.