Elektronik teknolojisi diplomamı cebime koyduğumda, dünyayı değiştirecek devreler tasarlayacağımı, masabaşında mühendislik yapacağımı sanıyordum. Ama kendimi, bana sadece getir-götür işleri yaptıran, tak-çıkar rutinleriyle ömür törpüleyen o küçük, basık elektronik atölyesinde buldum. İlk günler dükkandaki o havaya aldanmıştım. Herkes gülüyor, çay içiyor, birbirinin hatırını soruyordu. Dışarıdan baksan huzurlu, birbirine bağlı bir aile işletmesi... Ama tezgâhların altına gizlenmiş sinsi bir çark vardı orada. Kimse bana işi öğretmek istemiyordu. Bir gün Remzi’nin yanına yaklaşıp işin detayını sorduğumda, yüzüme o çok övündüğü "dürüst, dobra" maskesiyle gülümseyip lafı geçiştirdi. Sonra arkamı döndüğümde, Begüm’le göz göze gelip fısıldaştıklarını gördüm. Orada anladım; yeni gelene bir şey öğretmek, kendi yerlerinin doldurulabilir olduğunu patrona kanıtlamaktı. Bu yüzden onlar için en güvenli liman, benim arkamdan "Kafası basmıyor, çok yavaş, işi bilmiyor" algısını ilmek ilmek işlemekti. Herkes bir roldeydi. Remzi dürüstlük satıp arkadan kuyu kazar; Begüm menfaati için herkesi satmaya hazır, elit kesime özenip kasım kasım kasılırdı. Emre ise özünde iyi çocuktu ama çevresinin müptelasıydı; dikkat çekmek için gelirinden fazla harcar, özentilik yapardı. Oysa ben şunu biliyordum: Bir erkeği karizmatik kılan üzerindeki etiket değil; başarısı, çabası ve yarattığı maddi güçtür. Baki ise tüm bu tiplerin arasında rengini belli etmeyen, nabza göre şerbet veren bir gölge gibiydi. İşte bu maskeli tiyatronun ortasında, bir aydır boş duran o tezgâha bir gün biri oturdu: Avrupalı Abla. Girişi bile olaydı. Atölyedekiler arkasından "Çok kibirli, çok soğuk, kimseyle muhatap olmuyor" diye fısıldaşırdı. Gerçekten de içeri girdi, kimsenin yüzüne bakmadan köşesine geçti ve o sesi başlattı.
bulutlar fazla basık geldiğinde biraz geri çekilip resme uzaktan bakmalı -bir şiir eksik, Tahsin İstanbullu
Şiir
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Gitmek Biraz Ölmektir
Biliyorum gideceksin. Bir eylül ayında ve günün herhangi bir vakti gideceksin. Ne eski bir şarkı engelleyebilecek gitmeni ne de yalnızca gözlerimde sakladığım aşkım. Usul usul ve ağır başlı adımlarla gideceksin. Her adımda gitmenin acısı yankılanacak sokakta. Bir törendeymişçesine göze batan bir yürüyüşle gideceksin ve ben çocuklar gibi bakacağım ardından. Sen geriye dönüp bakmayacaksın. Gideceksin… Yalnızca gözlerimde sakladığım aşkımı sükuta kurban vereceğim. ‘Keşke’ diyeceğim sonra ve sonraları da ve her zaman ‘keşke’ diyeceğim. Söylenmemiş sözlerin ateşi yakacak tüm bedenimi. Engizisyonlarda kurban edileceğim her gün. Geç kalmış infazın korkusu kemirecek beynimi. Duvarlara bakıp hayıflanacağım. Biliyorum gideceksin… Puslu bir eylül ayında gideceksin. Gözlerinle birlikte, saçlarınla birlikte gideceksin. Geride seni hatırlatan bir tek kelebekler kalacaklar. Bir tek kelebeklerin kanatlarına bakacağım özlemle. İlan edilmemiş bir aşkın hüznünü bırakacaksın bir de. Taşımayacak kadar yorgun olacağım sen yokken. Sonra yaşamak dediğimiz saltanatın soytarılığı kalacak üzerime. Sihirli sözlerin avutulucuğuna salacağım boyalı yüzümü. Kimse fark etmeyecek seni. Seni en kuytu bakışlarımda saklayacağım. Seni uykusuz gece yarılarımda saklayacağım.
Şiir
Yeri gelir birlikte yaşadığınız insanlar birbirine o kadar uzak olur ki herkes kendi yaşamına o denli odaklandığı için kimse kimseyi fark etmez. İnsan kendi köşesine çekilir ve içinde biriktirdiği duyguları yaşar. Eskiden yaşamın canlı olduğu sıcak evler bile soğuk bir kış gecesine dönüşür. Yakınlarda bulunması gereken samimiyet uzakta, başka diyarlarda aranılır. Karanlık tüm boğucu yapısıyla etrafa derin bir sessizlik getirir. Duvarlar kasvetli haliyle basık gelmeye başlar. Yavaş yavaş içinizi ürperten bir karamsarlık ruhunuza işler. Zaman ilerledikçe de karanlığı daha derin hissedersiniz. Gecenin kasvetli yapısı daha önce prangalara vurduğunuz düşünceleri tutamamaya başlar. Zincirler kırılır, zihinse bastırdığı duyguları açığa çıkarır. Sonra da varoluşsal duygular tetiklenmeye başlar. İnsan da varoluş acısı çektiğini sanır, ne mükemmel bir acı!
Duygu ve Düşünce
Ne aşkınız aşka, ne hırslarınız hırsa, ne gamınız gama, ne neşeniz neşeye benziyor. Dostlukta hodbin, kinde korkak ve fedakârlıkta gösterişçisiniz. Ömrünüz iki basık kutup ortasında paslı bir çember gibi dönüyor...
Gecenin sessiz karanlığında etraf derin bir sükunet içerisinde. Gökyüzündeki yarım ay karanlığıyla hayatın gerçekliğini, aydınlığıyla da umudunu yansıtıyor. Dışarıdaki huzurlu ortama nazaran içsel düşüncelerimiz büyük bir savaşın girdabında. Bazen hayat yadsınmayacak kadar zor oluyor. Zaman geçmişi yıkmak yerine, bu yıkıntılı düşüncelere kalın bir tortu bırakıyor. Kafka'nın Dava'sında olduğu gibi, anlamsız bir olayda bilemediğimiz bir suçtan dolayı kendimizi yargılıyoruz. O tenha sokaklarda bilmediğimiz ve hiç bilemeyeceğimiz bir davanın sınırında her defasında dolaşıyoruz. Yargı devam ederken içimizde hiç bitmeyecek bir döngü kapıların çarklarını başka bir diyara açıyor. Hayat çekilmez olunca da bazı günler pes etmeyi düşünüyoruz. Bu yoğun karanlıkta, basık düşünceler altında her defasında eziliyoruz. Uzaktan kulağımızı çınlatan rüzgarın esintisi bir melodi gibi geliyor. Başını kaldır, bak hayat hâlâ devam ediyor fakat acımızı bile sindirmemize müsaade etmeden gerçekliğiyle bizleri ezip geçiyor. Hayatta hep bir şeyler yaşanacak ama hayat arkasına dönüp bizlere hiç bakmayacak. Bu yüzden hayatımızda bazı günler gelip geçer fakat bazı zor günler unutulmazdır. Buna biz karar veremeyiz ama o günden sonra ne yapacağımıza karar verebiliriz. İçimizde bir umutla bir kararlılıkla huzuru da huzursuzluğu da aynı kalpte taşıyalım. Belki bir gün gerçekten yaşadığımızı hissedeceğiz.
Duygu ve Düşünce