Gidenlerin çoğu, arkalarında bıraktıkları enkaza bakmadan anlatır hikâyelerini. Kimseye zarar vermediğini söyler, o kadar da acımasız olmadığını, kimsenin hayatını yıkmadığını... Çünkü insan, vicdanını rahat ettirecek bir köşe arar kendine. Aynaya baktığında gördüğü yüzün suçlu değil, yalnızca mecbur olduğunu düşünmek ister. Oysa giderken dönüp ardına bakmayanların dilinde hep aynı cümle vardır: "Daha fazla üzülmesin diye gittim." Kalırsam ona da bana da zarar verecekti derler. Fakat nasıl gittiklerini, hangi sessizlikleri geride bıraktıklarını, hangi yaraları açıklamasız bıraktıklarını unuturlar.
Yürümeye cesaret edemedikleri yolların başında verdikleri sözleri de unutur insanlar. Birlikte çıkılan yolculukların ortasında yön değiştirdiklerini, bir zamanlar gözlerinin içine bakarak kurdukları hayalleri yarım bıraktıklarını da... "O an öyle hissediyordum" derler sonra. Sanki bir kalbin üzerine bırakılan sözler, hissin ömrü kadar kısa olabilirmiş gibi. Oysa bazı cümleler söylendiği anda yalnızca bugüne ait olmaz; geleceğe uzanır, umut olur, yuva olur. Sonra anlarız ki o sözlerin içinde bizim adımız hiç yokmuş. Aynı düşleri kurmak istemişler belki, ama başka ellerle, başka hayatlarda.
Elbette her şey değişir. İnsan değişir, mevsimler değişir, duyguların yönü değişir. Hiçbir sevda aynı ritimde sonsuza kadar sürmez. Fakat değişmek, kırıp dökmeyi meşru kılmaz. Gitmek bazen kaçınılmazdır ama güzel gitmek de bir erdemdir. Çünkü bir insanın evini ateşe verip ardından "Ben zaten ateşi hiç sevmem" demesi, küllerin gerçeğini değiştirmez. Yanan duvarlar, is kokusunu uzun süre taşır. Giden unutsa bile, kalan o yangının sıcaklığını yıllarca avuçlarında hisseder.
Belki de en büyük kırgınlık yapılanlardan değil, hiç yapılmayanlardan doğar. Bir çaba göstermeden vazgeçmekten... Daha