GİDEN AMA BİTMEYEN
İnsan birini kaybedince,eğer o kişi hâlâ bir yerlerde nefes alıyorsa… acının bir sınırı olmuyor. Ölüm gibi değil bu. Bir mezarın yok başında ağlayabileceğim. Bir vedanın yok,kapanmış bir hikâyenin kesinliği yok. Sen… sadece yoksun. Ama varsın da. İşte en çok bu yoruyor beni. Seni bir şehirde yürürken hayal ediyorum bazen. Belki bir kafede oturuyorsun,belki birine gülüyorsun. Belki benimle sustuğun cümleleri,şimdi başkasına kuruyorsun. Bu ihtimaller… İnsanı içten içe kemiren sessiz canavarlar gibi. Ve ben her gece,aynı sorunun içinde kayboluyorum: "Ben bunu kendime de sana da neden yaptım? Neden engel olmadım,neden susturamadım pas tutmuş bu yüreğimin sesini ... neden? Bir insan,birini bırakıp gidecek noktaya mecburiyetin o soğuk duvarlarını yıkarak gelir. Anladım... Peki ya sevgi azalır mı… yoksa sadece bir gün,bir taraf susmayı mı seçer? Sen sustun. Ben hâlâ konuşuyorum… ama sadece kendi içimde. Çünkü sana ulaşmanın hiçbir yolu yok artık. Ne bir mesaj, ne bir ses, ne de bir “nasılsın” ihtimali… Beni en çok yoran şey sensizlik değil aslında. Alışabilirdim belki. Ama bu… Bu yarım kalmışlık hissi…
Aşk
Küf tutmuş sevgilerin barındığı yer, güneş görmeyen rutubetli yerlerdir, göz yaşından başka bir şeyle beslenemezler.
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
“Ve insan, ne kadar çok: ‘Böyle olmalı.’ derse, hayatın ‘başka türlü oluşu’ karşısında o kadar kırılıyor.”
Alıntı
Çağımızın modası hayat tüccarlığı, birinin nasıl yaşaması gerektiğini o kişiden başka herkes daha iyi biliyor.
Psikoloji
Kendini nimetten saymayı bırakıp egolarından sıyrıl; belki o zaman etkili bir iletişim kurarsın. Tabii benimle değil, başkalarıyla…
Duygu ve Düşünce
kalanların sesi
Gidenlerin çoğu, arkalarında bıraktıkları enkaza bakmadan anlatır hikâyelerini. Kimseye zarar vermediğini söyler, o kadar da acımasız olmadığını, kimsenin hayatını yıkmadığını... Çünkü insan, vicdanını rahat ettirecek bir köşe arar kendine. Aynaya baktığında gördüğü yüzün suçlu değil, yalnızca mecbur olduğunu düşünmek ister. Oysa giderken dönüp ardına bakmayanların dilinde hep aynı cümle vardır: "Daha fazla üzülmesin diye gittim." Kalırsam ona da bana da zarar verecekti derler. Fakat nasıl gittiklerini, hangi sessizlikleri geride bıraktıklarını, hangi yaraları açıklamasız bıraktıklarını unuturlar. Yürümeye cesaret edemedikleri yolların başında verdikleri sözleri de unutur insanlar. Birlikte çıkılan yolculukların ortasında yön değiştirdiklerini, bir zamanlar gözlerinin içine bakarak kurdukları hayalleri yarım bıraktıklarını da... "O an öyle hissediyordum" derler sonra. Sanki bir kalbin üzerine bırakılan sözler, hissin ömrü kadar kısa olabilirmiş gibi. Oysa bazı cümleler söylendiği anda yalnızca bugüne ait olmaz; geleceğe uzanır, umut olur, yuva olur. Sonra anlarız ki o sözlerin içinde bizim adımız hiç yokmuş. Aynı düşleri kurmak istemişler belki, ama başka ellerle, başka hayatlarda. Elbette her şey değişir. İnsan değişir, mevsimler değişir, duyguların yönü değişir. Hiçbir sevda aynı ritimde sonsuza kadar sürmez. Fakat değişmek, kırıp dökmeyi meşru kılmaz. Gitmek bazen kaçınılmazdır ama güzel gitmek de bir erdemdir. Çünkü bir insanın evini ateşe verip ardından "Ben zaten ateşi hiç sevmem" demesi, küllerin gerçeğini değiştirmez. Yanan duvarlar, is kokusunu uzun süre taşır. Giden unutsa bile, kalan o yangının sıcaklığını yıllarca avuçlarında hisseder. Belki de en büyük kırgınlık yapılanlardan değil, hiç yapılmayanlardan doğar. Bir çaba göstermeden vazgeçmekten... Daha