DEMOKRASİ, ÇOĞULCULUK VE HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ
Aliya İzzetbegoviç için adaletin toplumsal biçimi hukukun üstünlüğü, hukukun ahlaki biçimi ise demokrasidir. Eşitlik, insanın onurunu koruyorsa, demokrasi o onurun kurumsal güvencesidir. Aliya, demokrasiyi bir sistem tercihi değil, ahlaki bir zorunluluk olarak görür. Demokrasi, onun gözünde çoğunluğun sınırsız hâkimiyeti değil, hukukla sınırlandırılmış özgürlük düzenidir. “İktidarın sınırlanmaya başladığı yerde hukuk başlar.” Bosna savaşının ortasında bile “Biz demokratik bir Bosna için savaşıyoruz” diyebilmiştir. Aliya’nın demokrasi anlayışı, liberal çoğunlukçuluğu aşar. “Dinde zorlama yoktur” ayetinden hareketle, özgürlük ile ahlak arasında kurduğu bağı siyasal düzleme taşır. Ona göre insan, seçmeye mahkûm bir varlıktır; bu yüzden varoluşun özü özgürlüktür. “Kendi hürriyetini seçmeye ve kullanmaya, iyi veya kötü olmaya, tek bir kelimeyle insan olmaya mecburdur.” Ahlak, ancak özgür iradeyle mümkündür: “Ahlakilik özgürlükten ayrılamaz. Ancak hür fiil ahlaki fiildir.” Bu nedenle der ki: “Diktatörlük günahı yasaklasa bile ahlaksızdır; demokrasi ona izin verse bile ahlaklıdır.” Diktatörlük, “günahı yasaklayarak” sahte bir erdem üretir ama insanı ahlaki öznesi olmaktan çıkarır. Demokrasi ise insanın hata yapabileceğini kabul eder; bu yüzden ahlakın özgürlük içinden doğmasına izin verir. Aliya’ya göre devletin görevi, inançları değil, hakları korumaktır. Bu yüzden İslam ile demokrasi arasında çelişki yoktur. Aksine, İslam’ın özü olan şûrâ, demokratik meşruiyetin ahlaki temeliyle örtüşür. “Herkes için özgürlük, herkes için sorumluluk.” Aliya’nın “Bosna bir fikirdir; farklı din, millet ve kültürlerin bir arada yaşayabileceğine dair bir inançtır.” sözü, bu çoğulculuğun ahlaki temelini gösterir: Camiden ezan, kiliseden çan, sinagogdan dua sesi duyulan bir şehir hayali,
Alıntı
Bir yağmur damlası toprağa düşer, bir umut yeniden filizlenir. Yağmur damlası toprağa kavuşunca, sessiz bir hayat başlar. Toprak, yağmur damlasıyla geçmişini değil, geleceğini büyütür. Bir damla yağmur, susuz toprağa verilen en güzel sözdür. Yağmur damlası toprağa dokununca, gökyüzüyle yeryüzü buluşur. Her yağmur damlası, toprağa yazılmış küçük bir umuttur." Toprak bekler, yağmur gelir; bazı güzellikler sabırla büyür. Bir yağmur damlası kadar küçük şeyler bile koca bir hayatı değiştirebilir..
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
🎥 Film Tavsiyeleri 6 | A Man Called Otto (2022) ⭐ IMDb: 7.5/10 Otto, kurallarıyla yaşayan, insanlarla pek anlaşamayan ve mahallesindeki hemen her şeye karışan huysuz bir adamdır. Eşini kaybettikten sonra hayatı tamamen değişir. Tam her şeyden vazgeçmişken, karşısına taşınan yeni komşuları sayesinde hayatı beklemediği bir yöne doğru ilerlemeye başlar. İlk başlarda Otto’ya gerçekten sinir olmuştum. Sürekli her şeye söylenen biri gibi görünüyordu. Ama film ilerledikçe Otto’yu tanıdıkça ona bakışım tamamen değişti. Bir de Tom Hanks’in oyunculuğunu ayrıca söylemeden geçemeyeceğim. Otto karakterine gerçekten çok yakışmış. Bu filmi önermemin nedeni, açıkçası tek bir şeye bağlayamıyorum. Hikâyesi, karakterleri, oyunculukları… Hepsi bir araya gelince benim için unutamadığım filmlerden biri oldu. Eğer hâlâ izlemediyseniz bence kesinlikle bir şans verin.
HUKUKUN VİCDANI VE İNSANIN ONURU
Aliya’ya göre bireyin vicdanında başlayan özgürlük, toplumda adalet olarak tezahür eder. Ahlakın bireysel biçimi sorumluluk, toplumsal biçimi ise hukuktur. Aliya’nın düşüncesinin merkezinde adalet vardır. Ona göre adalet, hem insanın hem toplumun varlık nedenidir. “Doğunun ve Batının sahibi adaleti emretti.” Hukukun işlevi, bu vicdanı kurumsallaştırmaktır. Aliya, “hukuk iki kutuplu bir birliktir” derken buna işaret eder: Bir yönüyle siyasidir çünkü düzeni sağlar; öteki yönüyle ahlakidir çünkü hakkı korur. “Hukuk, iktidarın sınırlanmaya başladığı yerde başlar.” Aliya’ya göre devlet fiziki gücü, adalet ise manevi gücü temsil eder. Manevi güç olmadan hukuk, yalnızca bir ceza sistemine dönüşür; adaletin ruhu ölür. Bu nedenle, “mahkemeler devletin vicdanıdır.” Bu bakış, onun “hukuk devleti” anlayışını salt bir yönetim biçimi olmaktan çıkarır. Adalet, hukuku meşrulaştıran ahlaki temeldir. Adalet yoksa yasa, zulme dönüşür. Aliya bu tehlikeyi Zindandan Notlar’da erken fark etmişti: “Güç, adaletle birleşmezse ahlaksızlaşır; adalet, güçten tamamen koparsa etkisizleşir.” Bu denge, onun “iki kutuplu adalet” anlayışıdır, bir yönüyle eylem, bir yönüyle vicdan. Adaletin yalnızca hukuki değil, manevi bir değer olduğunu vurgular: Adalet, Allah’ın bir sıfatı olduğu için insanın da ahlaki sorumluluğudur. “Adalet için çalışmak, Allah’la işbirliği yapmaktır.” İslami Yeniden Doğuşun Sorunları’nda şöyle der: “İyi amel işleyerek ben mükemmel olmayan bir dünyanın düzeltilmesinde Allah’a yardımcı olurum.” Bu anlayış, adaleti teolojik, ahlaki ve eylemsel bir bütün hâline getirir. İnanmak yetmez; iman, eylemle tamamlanmadıkça adalet doğmaz. Ancak bu eylem öfkenin değil, merhametin dilidir. Çünkü Aliya’ya göre adaletin karşıtı yalnızca zulüm değil, intikamdır. “Adalet duygusu
Alıntı
Dışarda ışık bulamazsa insan, Dünyaya bakmamaya başlar.İçinde bir ateş yakar ve onunla yanmaya başlar insan.
Alıntı
A'yân-ı Sâbite nedir?
A'yân-ı Sâbite, Hakk'ın ilminde ezelî olarak sâbit olan, henüz dış varlığa çıkmamış ancak "ne olacaksa o" olarak belirlenmiş eşyanın hakikatleridir. Klasik tabirle "a'yân-ı sâbite vâhidiyyet mertebesinde Hakk'ın ilminde sâbit olan suver-i ilâhiyye'dir". Hazerât-ı Hamse sıralamasında a'yân-ı sâbite, taayyün-i sânî olan vâhidiyyet mertebesindedir. Bu mertebe, ahadiyyet (taayyün-i evvel) sonrasında gelir ve âlem-i ervâh, âlem-i misâl, âlem-i şehâdet gibi diğer mertebelerden öncedir. A'yân-ı Sâbite, ilâhî isimlerin ve sıfatların eserleri, yüce Hakk'ın malumatı ve yüce harfler olarak da tanımlanır³·⁴·⁵. İbn Arabî'nin Fusûs'unda merkezî bir kavram olan a'yân-ı sâbite, Üzeyriyye Fassı'nın "kader" bahsinin yeridir. A'yân-ı sâbite, "lisân-ı isti'dâd" (kabiliyet dili) ile kendi varlığını Hakk'tan ister ve Hakk Teâlâ bu istek üzerine "kün" (ol) emrini vererek eşyanın dış varlığa gelmesini sağlar. A'yân-ı sâbite, zaman ötesinde bir tümel olup, zamana bağlı bir varlık haline geçecekse önce zamanın belirli bir anıyla irtibatlandırılır⁶. Zamana bağlı olarak taayyün eden a'yân-ı sâbiteye kader denir; bu, somut bir varlık olmak üzere hazırlıklarını tamamlamış bir a'yân-ı sâbitedir⁶. A'yân-ı sâbite, varlık kokusu almamış ve mahlûk değildir; çünkü o mertebe henüz zuhur mertebesi değil, Hakk'ın zâtıyla ve kendi zâtında ve ilminde olan programıdır¹·⁷. Ruhânî latîf mahlûkiyet, zât mertebesinden sıfat mertebesine doğru olan yolculukta başlar ve a'yân-ı sâbite programına ef'âl âleminde anâsır-ı erbaa'dan bir elbise giydirilerek hayat sahnesinde "vücûd-u Âdem" olarak faaliyete geçer Kaynak: terzibabairfanmektebi.com
Tasavvuf