Yaşlı adamın gözlerinde koyu renk gözlükler vardı. Önünde ki masada iki tane boş, bir tane yarı dolu bira şişesi duruyordu. Gözlerini kısıp Johnny'e baktı. "Herb'in oğlusun, değil mi?"
"Evet efendim."
Adam onu biraz daha süzdü. "Hiç iyi görünmüyorsun, evlat."
"Birkaç gecedir geç yatıyorum."
"Sana sağlam bir içki gerek."
Johnny, "Siz Birinci Dünya Savaşına katılmıştınız, değil mi?" diye sordu. Yaşlı adamın göğsünde bir dizi madalya parlıyordu. Aralarında Fransız savaş Haçı da vardı.
MacKenzie, "Hem de nasıl," dedi canlanarak. "1917 - 1918 yıllarında Jack Preshing'in komutasında çarpıştım. Çamurların, bokların arasında boğuştuk. Belleau Koruluğu. Şimdi bu ad yalnızca tarih kitaplarında yazılı, ama ben oradaydım işte. Orada ölenlerin yanında."
"Charlene, oğlunuzun... şey, kardeşi yani..."
"Buddy mi? Evet. Şimdi sağ olsaydı üvey dayın olacaktı."
"Savaşta öldürülmüştü, değil mi?"
"Evet. 1944'te, St. Lo'da. Belleau Ormanına yakındır. Naziler bir kurşunla işini bitirdiler."
Johnny, "Bir araştırma yapıyorum," dedi, konuyu istediği noktaya getirmekten hoşnut. "Atlantic ya da Harper's gazetelerinden birine satacağım..."
"Yazar mısın?" Yaşlı adam kara gözlüklerini yeni bir ilgiyle Johnny'e çevirdi.
Johnny, "Olmaya çalışıyorum." dedi. "Yaptığım çalışma, Hitler hakkında."
"Hitler mi? N'olmuş Hitler'e?"
"Diyelim ki, bir zaman tünelinden geçip 1932 yılına döndünüz ve Hitler'le karşılaştınız. Onu öldürür müsünüz, yoksa yaşasın, diye bırakır mısınız?"
"Şaka mı yapıyorsun, evlat?"
"Hayır. Şaka değil."
Hector MacKenzie'nin bir eli ceketinin ceplerinden birine girip araştırmaya başladı. Uzunca bir süre sonra iyice sararmış kemik saplı bir çakı çıkardı. Yaşlı adamın romatizmalı parmakları inanılmayacak bir zariflikle çakıyı açtı ve pırıl pırıl parlayan çelik ortaya çıktı. 1917 yılında genç