Bu kitaba başlarken beklentim gerçekten çok yüksekti. İlk iki kitap çıtayı zaten fazlasıyla yükseltmişti ve açıkçası üçüncü kitabın bu beklentiyi karşılayıp karşılayamayacağını merak ediyordum. Fakat kitabı bitirdiğimde şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki beklentilerimin tamamını karşıladı, hatta birçok noktada onları aştı.
Her şeyden önce Övgü'nün kalemindeki gelişim inanılmaz belirgindi. İlk iki kitapta da anlatımı oldukça güçlüydü fakat üçüncü kitapta adeta şov yapmış. Betimlemeler, diyaloglar, karakterlerin duygu aktarımı, aksiyon sahneleri... Her şey çok daha oturmuş ve çok daha etkileyiciydi. Sayfaları çevirdikçe bunu hissetmemek mümkün değildi.
Bu kitapta olaylar, ilk iki kitabın ardından karakterlerin ulaştığı Gizliman etrafında şekilleniyor. Dışarıdan bakıldığında güvenli ve ihtişamlı görünen bu başkentin ardında ise yıllardır biriken öfke, sırlar ve çökmeye yüz tutmuş bir düzen yatıyor. Eski ittifaklar sarsılırken yeni dostluklar kuruluyor ve yaklaşan savaşın ayak sesleri her geçen sayfada biraz daha hissediliyor. Karakterler artık yalnızca hayatta kalmaya çalışmıyor; hangi tarafı seçeceklerine, ne uğruna savaşacaklarına ve neyi feda edebileceklerine karar vermek zorunda kalıyorlar.
Kitabı gerçekten soluksuz okudum. Uzun zamandır beni bu kadar içine çeken bir distopya okumamıştım.
Fakat bu kitabı benim gözümde özel yapan şey yalnızca aksiyonu değildi. Asıl etkileyici olan, satır aralarına ustalıkla yerleştirilmiş alt metinlerdi.
Kitabı okurken yalnızca fantastik bir dünyanın içinde dolaşmıyorsunuz. Aynı zamanda günümüz dünyasına, güç kavramına, sınıf ayrımlarına ve özellikle kapitalist düzene yapılmış çok güçlü göndermeler görüyorsunuz. İsimler değişiyor; Giz oluyor, Kayalı oluyor, Gezgin oluyor... Ama sistem değişmiyor. Gücü elinde bulunduranlar, sırf
Yûsuf ile ZüleyhaNazan Bekiroğlu
Nazan Bekiroğlu’nun okuduğum ikinci eseri olan "Yûsuf ile Züleyha", yazarın "La: Sonsuzluk Hecesi" kitabının bende bıraktığı o güçlü etkinin biraz uzağında kaldı. 224 sayfalık bu eseri kısa, akıcı bölümleri ve duru dili sayesinde bir gün gibi kısa bir sürede bitirdim.
Kitap resmi olarak "roman" kategorisinde geçse de ben bu esere asla bir roman diyemem. Yoğun şiirsel dil ve bilinçli kelime tekrarları, anlatıyı klasik bir romandan ziyade yapay bir destan formuna yaklaştırmış. Karşımızda modern bir Hz. Yusuf destanı var.
Kitaba dair en beğendiğim, okurken en çok keyif aldığım yer kesinlikle birinci bölüm olan "Söz Başı" kısmıydı. İlahi aşkın derinliğini, hakiki ve tek aşkın yalnızca Allah’a yönelen aşk olduğunu anlatan o mukaddime, kitabın edebi açıdan en güçlü zirve noktasıydı diye düşünüyorum.
Eserin bütününe dair ise teolojik bir şerhim var. Hz. Yusuf ile Züleyha’nın evlendiğine dair dinimizin birincil kaynaklarında (ayet ve sahih hadislerde) net bir hüküm yoktur. Bu anlatı yalnızca bazı dini kaynaklarda ve edebi gelenekte yer alır.
Dolayısıyla işin aslı "Allahu âlem" olan, yani yalnızca Allah’ın bildiği gaybi bir konudur. Kitap bir peygamberin hayatı yerine Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin veya Tahir ile Zühre gibi tamamen beşeri efsaneleri anlatsaydı bu kurgu beni rahatsız etmezdi.
Fakat söz konusu bir peygamberin hayatı olunca, kesinliği olmayan bu evlilik anlatısı bana edebi bir zorlama gibi geldi. Kutsal metinlerin sınırları ile edebi kurgunun esnekliği arasındaki o çizgi, peygamber kıssalarında bu denli esnetilmemeliydi diye düşünüyorum.
Netice itibarıyla kitaba puanım 5/10. Ne çok iyi ne çok kötü diyebileceğim ortalama bir eserdi. Bana düşünsel anlamda çok şey katmasa da Nazan Bekiroğlu sevenler ve konuya ilgisi olanlar okuyabilir. Hafızamda
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Çok fazla psikolojik gerilim okuyan biri olarak yazarın bıraktığı ipuçlarını takip edip katili erkenden tahmin ettim ve açıkçası yanılmadım da. Türün müdavimleri için bu yönüyle biraz tahmin edilebilir bir kitap olduğunu söyleyebilirim.
Ancak kitabın asıl başarısı tam olarak bu noktada devreye giriyor: Katili doğru tahmin etmiş olmama rağmen, okumaya devam ettikçe yazar beni o kadar ustaca manipüle etti ki sürekli kendi tahminimden şüphe duymaya başladım. Kitabın o tekinsiz kasaba havası ve kasvetli atmosferi insanı sürekli bir belirsizliğe sürüklüyor. Alice Feeney katilin kim olduğundan ziyade, yarattığı o muazzam şüphe psikolojisiyle okuyucuyu kendi aklından bile şüphe eder hale getiriyor.
"Ben zaten katili buldum" dediğiniz anda bile sayfaları "Acaba yanlış mı biliyorum, yoksa başka bir oyun mu var?" sorusuyla çeviriyorsunuz. Katili bilseniz bile son ana kadar sizi o güvensizlik hissiyle sayfaların başında tutabilen, acayip akıcı bir psikolojik gerilim. Türü çok okuyanları bile şüphe krizine sokabildiği için kesinlikle şans verilmesi gereken bir roman.
Kendini dış dünyaya, sosyal medyanın beğenilerine veya başkalarının beklentilerine kaptırıp kendi benliğinden uzaklaşan herkes için bir kendine dönme ve uyanış mesajı" bana göre. Akıcı, yormuyor.
Yani gerçekten ne okudum bilmiyorum, olay neydi nereye geldi onu da anlamadım. Sosyal medyada çok gördüğüm ve herkesin “muhteşem off harika”diye anlattığı bir kitap ama ben o muhteşemliği göremedim gibi.
Zaten büyük bir reading slump’a girdim, bayadır kitapları elime alıp biraz okuyup of bu değil diye bırakıyorum.
Bunu da başta öyle yaptım, çevirisini okuyayım dediğim pek içimi açmadı başlangıcı. Sonra videolarına baktım insanlar neler yapmış bu kitapla ilgili diye, ilginç ve eğlenceli şeyler görünce İngilizcesine şans verdim.
Çoğunu atlayarak da olsa kitabı bitirdim mi? Evet
Kendimi bu yüzden tebrik ediyorum.
Buradan sonra spoiler içerir.
Yani başlangıçta evet güzel ve gizemli bir şeyler, Josh olduğunu biz direkt öğrendik zaten ama orda baya heyecanlandım ben aa bak neler olacak faalan.
Kız direkt anladı zaten Joshla görüşünce, yani işin heyecanı nerde?
Durduk yere adam öldürüp niye kızın mafya amcasını bulup borçlanıp geldiler yani olay oraya nasıl bağlandı ben çözemedim? Az önce neler yapıyordunuz bir anda mafyaya nasıl bağladık??
Smut sahneleri de başta güzel gelmişti severek okudum ama sonra he tamam bildiğimiz şeyler diye geçtim hiç sarmadı.
Yani bir gerilim, bir heyecan yok. Şöyle çığlık atmalı kitabı fırlatmalı patlama anları yok??
Her şey planlı ve okey yani kız heyecanlanıyo değişik fanteziler tamam en marjinal sizsiniz.
Sonuç olarak reading slumptan çıkmamı sağlayacak bir kitap oldu gibi duruyor. Sonuçta aylar sonra bitirebildiğim bir kitap oldu, o yüzden teşekkür ediyorum kendisine.
Ama yarısında keyif almadım, bağlanmadım kitaba. O yüzden başarısız diyorum ben.
Pandemide Den of Vipers okumuştum, belki okuduğum ilk dark romance/smutty kitap olduğu için bir konusu ve amacı olmadan bile keyif aldım. Den of Vipers bundan daha iyi hissettirmişti malesef.
Lights OutNavessa Allen · Zando – Slowburn · 2024586 okunma
Merhaba sevgili 1000Kitap sakinleri,
sanırım ben Martin Eden’ı yanlış zamanda değil, fazla gerçekçi bir kalple okudum.
Çünkü herkesin “azmin destanı” dediği yerde ben, insanın kendi hayatını ağır ağır tüketişini gördüm.
Martin’in açlığı beni etkilemedi mesela. Dört saatlik uykular, durmadan yazılan sayfalar, bedenini yok sayacak kadar büyütülen o hırs… Bunların hiçbiri bende hayranlık uyandırmadı. Aksine, insanın kendi ruhuna uyguladığı sessiz bir şiddet gibi geçti satırların arasından.
En çok da başarıya yüklenen o kutsallık yoruyor beni. Çünkü roman boyunca Martin hep “bir gün” için yaşıyor. Bir gün anlaşılmak, bir gün yükselmek, bir gün kabul görmek… O bir gün uğruna bugünü aç bırakıyor, uykusuz bırakıyor, sevgisiz bırakıyor kendini. Ve kimse bunun trajedi kısmından bahsetmiyor. Üstelik bütün bunları yaparken hayatın en gerçek şeylerini kaybediyor: huzuru, sağlığını, gururunu… ve Ruth’u.
Oysa insan bazen bir masada sevdiği kadınla huzur içinde oturabiliyorsa başarılıdır. Bir geceyi borç düşünmeden uyuyarak geçirebiliyorsa başarılıdır. Kendini kanıtlamak uğruna kendi ömrünü harcamıyorsa başarılıdır.
Martin ise hayatı yaşamaktan çok, hayatın karşısında kendini ispat etmeye çalıştı. Bu yüzden roman bittiğinde aklımda “başardı” duygusu kalmadı. Sadece geç kalmış bir zaferin soğukluğu kaldı.
Çünkü bazı insanlar istedikleri yere vardıklarında artık o yere varacak hâlleri kalmamış oluyor.
Martin Eden