Puan vermedi·464 syf.··
2026 41. kitabı
·
12 günde okudu
·
Okunma: 25 Haziran 2026 15:44
Kitabı severek okudum, içinde gerçekten çarpıcı bilgiler var. ​Depresyon, anksiyete, kendine zarar verme ve intihar oranları 2010’ların başında neden aniden ve iki kattan fazla artış gösterdi? Yazarın da arka kapakta belirtildiği üzere söylediği gibi: "Çocuklarımızı ve kendimizi telefon temelli hayatın psikolojik hasarından korumakla ilgili bulguları göz ardı edemeyiz." ​Bununla beraber kitapta en sevdiğim kısım; 'oyun temelli' çocukluğun yerini alan bu akıllı telefon çağının, gençlerin nörolojik ve sosyal gelişimine nasıl ağır darbeler vurduğunu verilerle kanıtladığı bölümdü. Üstelik bu hasar herkeste aynı şekilde de tezahür etmiyor; kız çocuklarını sosyal kıyas ve mükemmeliyetçilikle vururken, erkek çocuklarını gerçek dünyadan koparıp sanal dünyaya hapsediyor. ​Yazar; okulların ve ailelerin kolektif bir eylem üretmesi gerektiğini savunuyor, neler yapılabileceğine dair somut adımları ve kuralları anlatıyor. Elbette arada kültürel farklar var; ama yine de hepimizin öğrenecek bir şeyleri olduğunu düşünüyorum, şahsen ben çok yararlandım. ​Benim kuşağımın çocukluğu sokaklarda geçti; sanırım bilgisayarsız ve telefonsuz çocukluk geçiren son nesildik. Sokağın tadına varabildik, akranlarımızla risk alarak büyüyen bir nesildik. Şimdiyse çocuklarımızı büyük teknoloji endüstrisinin bu acımasız deneyinden bir nebze olsun kurtarmaya çalışıyoruz. Düşününce gerçekten üzücü
Kaygılı KuşakJonathan Haidt · Pegasus Yayınları · 202512 okunma
Hasta olan dünya mı,insan mı?
9/10
·176 syf.·
2026 76. kitabı
İncelememe geçmeden önce, yazarla ilgili dikkatimi çeken küçük bir ayrıntıdan söz etmek istiyorum. Bu, Thomas’tan okuduğum ikinci kitap ve her iki eserde de gözüme çarpan ortak bir özellik var: tekrarlar. Yazar, bazı düşünce ve ifadeleri öylesine sık yineliyor ki bir noktadan sonra “Tamam Thomas, anladık…” derken buldum kendimi.Bu tercih anlatının ritmine katkı mı sağlıyor, yoksa okuru yoruyor mu, kararını sizlere bırakıyorum. Kitaba gelecek olursak; eser iki bölümden oluşuyor. Aslına bakılırsa ben bu iki bölümü, konusu aynı fakat anlatıcıları farklı iki ayrı anlatı gibi değerlendirdim. İlk bölümde, Avustralya’nın dağlık bir kasabasında yaşayan bir doktorun hikâyesini okuyoruz. Doktor, ziyaret ettiği hastaların yalnızca sağlık sorunlarıyla değil, içinde yaşadıkları barbar ve vahşi yaşamla da ilgileniyor. Üstelik bu gözlemlerine oğlunu da dâhil ediyor; ona göre bu deneyimler, oğlunun gelecekte hayata daha sağlam adımlarla hazırlanmasını sağlayacak. İkinci bölümde ise sahneye bir prens çıkıyor. Ve anlatıyor… Durmadan, uzun uzun anlatıyor. Bir noktadan sonra kendime, “Bu prens bir dâhi mi, yoksa deliliğin sınırlarında dolaşan biri mi?” diye sormadan edemedim. Çünkü onun gözünde dünya başlı başına hastalıklı bir yer ve bu dünyada yaşayan insanlar da kusursuz olmaktan oldukça uzak. Yazar, insan doğasına, medeniyet kavramına ve toplumun çelişkilerine dair düşündürücü sorgulamalar sunuyor. Ancak bunu yaparken okurundan da ciddi bir dikkat ve sabır bekliyor. Sonuç olarak, okunması kolay olmayan ama edebî açıdan güçlü bir eserle karşı karşıyayız. Benim için yorucu bir okuma deneyimi oldu; ancak bu yorgunluk kitabın başarısından hiçbir şey eksiltmedi. Aksine, uzun süre zihnimde yer edecek romanlardan biri olduğunu söyleyebilirim. Daima sevgiyle ve kitaplarla kalın :)
SarsıntıThomas Bernhard · Yapı Kredi Yayınları · 20261,088 okunma
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
bu hikâye gerçek ile hayal arasında çok ince bir çizgide...
10/10
·120 syf.··
Beğendi
·
2026 20. kitabı
Merhabalar kitapsevenherkes ailesi Bazen kitapların etkisi kitap bitse bile içinizde yaşamaya devam eder. Taşların Anlattığı benim için tam olarak böyle bir kitap oldu. Roman, engelli doğan bir çocuğun sadece kendi hayatını değil, tüm aileyi nasıl dönüştürdüğünü farklı karakterlerin gözünden anlatıyor. Özellikle abi ile kardeş arasındaki bağ… çok etkileyiciydi. Göremeyen ve birçok ihtiyacını tek başına karşılayamayan kardeşi için abi adeta onun gözleri oluyor; birlikte büyüyorlar, birlikte yaralanıyorlar. İkinci bölümde ise bu kez kız kardeşin dünyasına giriyoruz. Ailenin ilgisinin engelli kardeşe yönelmesiyle kendini yavaş yavaş görünmez hissetmesi… abiyle arasına giren mesafe, içindeki kırgınlıklar ve “ben de varım” çığlığı o kadar gerçek ki, ister istemez insanın içine işliyor . Kitabın en güçlü taraflarından biri de bence toplumun engelli bireylere bakışını çok açık bir şekilde sorgulaması. Merak adı altında yapılan kırıcı yorumlar, uzaklaştırma çabası ve ailelerin yalnız bırakılması çok gerçek ve çok can yakıcı anlatılmış. Ve son bölüm… Engelli çocuğun ölümünden sonra doğan en küçük kardeş, sanki onun eksik kalan sesini, ışığını taşıyor gibiydi. Hiç tanımadığı ağabeyini hissetmesi ve aileyi yeniden bir arada tutan o görünmez bağ… insanın aklında uzun süre kalıyor. Şunu düşündürüyor: Belki de o çocuk konuşabilseydi, kendini ifade edebilseydi aslında tam olarak böyle bir his bırakacaktı. Büyülü gerçekçilikle örülmüş bu hikâye gerçek ile hayal arasında çok ince bir çizgide gidip geliyor. Bazı yerleri gerçekten çok yaralıyor, bazı yerleri uzun uzun düşündürüyor. Notre Dame Edebiyat Ödülü’nü almasına hiç şaşırmadım. Çünkü bu kitap sadece bir hikâye anlatmıyor; sevgi, kayıp, kardeşlik ve hatıraların insanda bıraktığı izleri anlatıyor. Ben bir özel eğitimci olarak
Taşların AnlattığıClara Dupont · İletişim Yayınları · 20262,623 okunma
9/10
·408 syf.··
Beğendi
·
2026 52. kitabı
Josh Malerman / Evdeki Tuhaf Olaylar Merhaba sevgili dostlarım. Konusuna bayıldım bir kitapla geldim sizlere. Her ne kadar korku ve gerilimle ilerlese de ben yer yer gülme krizlerine girdim. Çünkü acının ve çaresizliğin getirdiği mizahı çok başarılı buluyorum. Gelelim kitabın konusuna… Sekiz yaşındaki Bela’nın tüm dünyası annesi babası ve anneannesiden oluşuyordu. Küçük çocuk tüm hayatını babasıyla birlikte ya da odasında bir yaratıkla geçiriyordu! Evet doğru anladınız bir yaratık! Öbür Anneyle… Küçük kızın dolabından çıkarak şekilden şekile giriyor, büyüyüp küçülüyor ve iğrenç kokuyordu. İstediği tek şey ise Bela’nın kalbine girebilmek. Reenkarne olabilmek. Küçük kızdan cevap alamayan Öbür Anne gittikçe huzursuzlaşıp sınırlarını aşmaya başlamıştır. Artık bu yaratığı gören tek kişi küçük çocuk Bela değildir. Aileye ve Bela’nın tüm çevresine musallat olmuştur. Küçük çocuğun annesi bir gün onu gördüğünde aklını kaçırır ve kocasıyla birlikte çocuğu aldığı gibi evden kaçarlar. Evden kaçmaları hiçbir işe yaramaz çünkü bu yaratık küçük çocuğun peşindedir. Onun masumiyetinin peşindedir… Ailenin başına gelen bu talihsiz olaydan sonra çevrelerinde kimse kalmamıştır. Sığındıkları tüm evleri zindana çevirip kovuluyorlardı. Arkadaşları, akrabaları, tanıdıkları, komşuları, polisler ve rahipler kimse onlara çare olamamıştır. Çaresizlik onlara öyle bir boyuta getirmiştir ki anne ve baba eline bıçak alarak yaratığı bıçaklamaya çalışmışlardır. Eve takılan kameralar, eğitilmiş köpekler çare olmamıştır. Artık onun da yüzleşip def etmeleri gerekiyordur. Fakat bunu nasıl yapacaklarını, onu nasıl vazgeçeceğini bir türlü bulamazlar. İyi,kötü verilen tüm önerileri değerlendiren çaresiz aile artık çatırdamaya başlamış ve itiraflar da gelmeye başlamıştır. Bu varlığın küçük çocuğa musallat
Evdeki Tuhaf OlaylarJosh Malerman · Olimpos Yayınları · 202685 okunma
Puan vermedi·68 syf.··
2026 26. kitabı
Stefan Zweig’den yine harika bir kitap. 1 saatte bitirilebilecek, ancak etkisi uzun süre devam edecek bir eser. Daha önce Stefan Zweig okumadıysanız bu kitapla başlamanızı öneririm. Hem yazarın diline hem de psikolojik derinliğine alışmak için güzel bir başlangıç. Gelelim kitaba… Öyle büyük bir aşk okuyoruz ki, aşk için nelerden vazgeçebileceğimizi sorgulatıyor. Kitap, ünlü bir yazarın doğum gününde isimsiz bir kadından uzun bir mektup almasıyla başlıyor. Mektubu yazan kadın, 13 yaşından beri yazara büyük bir aşkla bağlı olduğunu anlatıyor. Hayatının merkezine onu koymuş, yıllarca uzaktan sevmiş ve onun haberi olmadan yaşamını bu sevginin etrafında şekillendirmiş. Tam anlamıyla platonik bir aşk. Kadın bu karşılıksız aşk uğruna yalnızlık, özlem ve hayal kırıklıkları yaşıyor. Mektubunda, birlikte geçirdikleri kısa anların kendisi için ne kadar değerli olduğunu ve bu ilişkinin hayatını nasıl etkilediğini samimi bir şekilde dile getiriyor. Kadının tek isteği, yazar tarafından hatırlanmak. Ancak yıllar içinde yolları birkaç kez kesişmesine rağmen yazar onu hiçbir zaman hatırlamıyor. Kitap; karşılıksız aşkı, takıntıya dönüşen bağlılığı, yalnızlığı ve insanın görülme, hatırlanma arzusunu etkileyici bir dille anlatıyor. Mektup boyunca bir kadının ömrü boyunca içinde taşıdığı büyük sevginin ve derin hüznün tanığı oluyoruz. Aşkının büyüklüğü, kendinden bile vazgeçmesi ve her şeye rağmen sevdiği insanın üzülmesini istememesi insanın içini burkuyor. Kadının tek istediği şey hatırlanmaktı. Ve bu mektupla yazarın onu unutamayacağı kesin… Ben de kitabı bitirdikten sonra o kadını unutamadım.
Bilinmeyen Bir Kadının MektubuStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2022266,8bin okunma
Neyim,Kimim ve Ne Hissediyorum?
8/10
·110 syf.··
2026 14. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 25 Haziran 2026 09:11
Albert Camus’nün Yabancı romanını bitirdiğimde, zihnimde ne işlenen suç ne de olay örgüsü kaldı; ben sadece Meursault’nun o sarsılmaz dürüstlüğüne ve topluma karşı verdiği sessiz direnişe takılı kaldım. Kitap boyunca toplum, Meursault'dan yazılı olmayan kurallara göre oynamasını, herkes gibi yapmacık maskeler takmasını bekliyor. Bizden beklendiği gibi üzülmemizi, sevinmemizi ya da pişman olmuş gibi yapmamızı istiyor. Meursault ise sadece dürüst kalıyor; ne hissediyorsa onu yaşıyor, hissetmediği hiçbir duygunun ise taklidini yapmıyor. Annesi mi öldü, yeterince üzülmedi mi üzülmüş gibi yapmıyor. Vs vs. (Olaylara dair spoıler vermek ıstemedıgım icin bu örnekte kestim.) İşte beni bu romanda en derinden yakalayan şey tam olarak bu oldu: Bir insanın, sırf toplumun ikiyüzlü kalıplarına ve sahte ahlak kurallarına ayak uydurmadığı için "canavar" ilan edilmesi. Hikaye ilerledikçe anlıyorsunuz ki, sistem aslında bireyin özünü ya da niyetini değil, kendi tiyatrosuna eşlik edip etmediğini yargılıyor. Meursault bu yapay tiyatronun bir parçası olmayı reddettiği an, toplum tarafından tamamen dışlanıyor ve hedef tahtasına oturtuluyor. Çünkü toplum, kendi yalanlarını yüzüne vuran bu yalın dürüstlüğü asla hazmedemiyor.Bence Yabancı, basit bir karakter analizi değil; sahte bir düzene ayak uydurmaktansa kendi doğrularıyla ayakta kalmayı seçen bir insanın manifestosudur. Eğer yaşamak, sırf başkaları tatmin olsun diye maskeler takıp sahtekarlık yapmak anlamına gelecekse, bu sistemin dayatmalarına boyun eğmemek en büyük özgürlüktür. Varsın dışlasınlar, varsın yargılasınlar; çünkü kendi doğrularınla bir "yabancı" olmak, toplumun yalanlarıyla kaybolup gitmekten çok daha dürüst bir duruştur.
Duygu ve Düşünce
YabancıAlbert Camus · Can Yayınları · 2025137,4bin okunma