İncelememe geçmeden önce, yazarla ilgili dikkatimi çeken küçük bir ayrıntıdan söz etmek istiyorum. Bu, Thomas’tan okuduğum ikinci kitap ve her iki eserde de gözüme çarpan ortak bir özellik var: tekrarlar. Yazar, bazı düşünce ve ifadeleri öylesine sık yineliyor ki bir noktadan sonra “Tamam Thomas, anladık…” derken buldum kendimi.Bu tercih anlatının ritmine katkı mı sağlıyor, yoksa okuru yoruyor mu, kararını sizlere bırakıyorum.
Kitaba gelecek olursak; eser iki bölümden oluşuyor. Aslına bakılırsa ben bu iki bölümü, konusu aynı fakat anlatıcıları farklı iki ayrı anlatı gibi değerlendirdim.
İlk bölümde, Avustralya’nın dağlık bir kasabasında yaşayan bir doktorun hikâyesini okuyoruz. Doktor, ziyaret ettiği hastaların yalnızca sağlık sorunlarıyla değil, içinde yaşadıkları barbar ve vahşi yaşamla da ilgileniyor. Üstelik bu gözlemlerine oğlunu da dâhil ediyor; ona göre bu deneyimler, oğlunun gelecekte hayata daha sağlam adımlarla hazırlanmasını sağlayacak.
İkinci bölümde ise sahneye bir prens çıkıyor. Ve anlatıyor… Durmadan, uzun uzun anlatıyor. Bir noktadan sonra kendime, “Bu prens bir dâhi mi, yoksa deliliğin sınırlarında dolaşan biri mi?” diye sormadan edemedim. Çünkü onun gözünde dünya başlı başına hastalıklı bir yer ve bu dünyada yaşayan insanlar da kusursuz olmaktan oldukça uzak.
Yazar, insan doğasına, medeniyet kavramına ve toplumun çelişkilerine dair düşündürücü sorgulamalar sunuyor. Ancak bunu yaparken okurundan da ciddi bir dikkat ve sabır bekliyor.
Sonuç olarak, okunması kolay olmayan ama edebî açıdan güçlü bir eserle karşı karşıyayız. Benim için yorucu bir okuma deneyimi oldu; ancak bu yorgunluk kitabın başarısından hiçbir şey eksiltmedi. Aksine, uzun süre zihnimde yer edecek romanlardan biri olduğunu söyleyebilirim.
Daima sevgiyle ve kitaplarla kalın :)