Hayatımda okuduğum en güzel aşk tanımı olabilir:
"Gerçek aşk her zaman sadık ve tek eşlidir. Sayısız insan seçeneği, bitmeyen mesajlaşmalar, bir kaydırmayla önüne düşen ihtimaller arasında bile sadece iki kişiliktir. Kalabalığın içinden birini seçmek değil mesele; seçtikten sonra gözünü, gönlünü, niyetini orada tutabilmektir. Aşk biraz da irade işidir. Daha iyisi var mı diye bakmamaktır. Varken yok saymak değil, varken tercih etmemektir. Çünkü gerçek bağ, alternatifleri tüketerek değil, alternatiflere rağmen kurulur. İnsan sevdi mi, diğer yüzler flu kalır. Sesler azalır. Kalp bir isme alışır, bir gülüşe, bir omza. Sadakat eski moda bir kavram gibi sunuluyor artık. Oysa en modern, en cesur şeydir belki de. Herkesin kaçış kapısı aradığı bir çağda kalmayı seçmektir. Hevesle değil, bilinçle 'ben buradayım' diyebilmektir. Bir kişiye ait olmak değil; bir kişiyi sahiplenmek hiç değil. Ama iki kişinin birbirine emanet olmasıdır. Gerçek aşk, fırsat bulamadığı için değil; fırsatı olduğu hâlde başkasına zihnen bile girmediğin için gerçektir. Bence belki de en güzeli şudur: Dünyada milyarlarca insan varken, birinin gözlerinde evini bulmaktır. Orada kalmak istemektir. Gitme ihtimalin varken gitmemektir. İşte o zaman aşk gerçekten iki kişiliktir." Ali Bayam
Alıntı
MÜRTEDİN KATLİ MESELESİ... (2)
8) Soru: Mürtedin katli meselesi "fikir özgürlüğüne" zarar vermiyor mu? Fikir özgürlüğü artsa İslâm'ın yayılmasına hizmet olmaz mı? Buradaki taviz bize aslında zafer getirmez mi? el-Cevap: Ben bidâyet-i İslâm'da öngörülmemiş bir zaferi bizim heveslerimizle keşfedebileceğimizi zannedemiyorum. Yâni, eğer mürtedlerin özgürce yaşamasına izin vermek İslâm'ın yayılmasına hizmet ediyor olsaydı, Aleyhissalâtuvesselâm da yaşamalarına izin verirdi. İslâm'da da bu iş caiz olurdu. Böyle olmamışsa bizim akıl yürütmemizde hatâ var demektir. Açıklıkla itiraf edelim. Üstelik bu tarz tefekkürlerin "insan tasavvuru" da bana arızalı görünüyor. Öyle ya: İnsan (en azından her insan) bir şey mantıklı diye hemen yola gelen bir canlı değildir. Ya? Seçimlerinin meşruiyetini inşa edebilen bir canlıdır. Cerbezesi vardır. En tehlikeli yanı da budur. Sözgelimi: Bir delikanlıya zinanın günah olduğunu anlatın. Sonra da onu alıp bu denîyetin bollukla işlendiği bir ortama bırakın. Bir gün, iki gün, üç gün, bir hafta, bir ay, bir yıl. Bakınız: Çok zordur kendisini tutması. Yüz kişide deneseniz belki birinde muvaffak olursunuz. Belki o kadar da olamazsınız. Çünkü o delikanlının aklı doğruyu dinlerken nefsi de yanlışı dinliyor olacak. Hattâ dinlemek de değil. İçinde yaşıyor olacak. Kapılacak. Bu hâl onu öyle bir duruma getirir ki, Allah korusun, belki gün gelir size "zinanın günah olduğu bir dinde kalmayacağını" söyler. Evet. Nefis yeterince manipüle edilirse, bu imkân verilirse, artık dizginleri tutulamaz olur. Aklın "Yapma! Etme! Gitme!" demesine aldırmaz olur. Hattâ direksiyonunu nefis ele geçirir. Kendi yolunun meşruiyet taşlarını döşer. Günahının felsefesini, savunusunu, tebliğini üretir. **İşte mürtedin kafası da böyle çalışır. Yalnız zehirlenmez. Zehirlemeye de gayret eder.
Din İslam
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Harika bir okuma deneyimiydi. Kitap, 74 yaşındaki emekli kütüphane müdürü Désiré Cordier’nin mutsuz evliliğinden ve eşinin bitmek bilmez eziyetlerinden kurtulmak için bulduğu dahiyane çözümle başlıyor: Bunama numarası yapmak! 🤯 Désiré, zekasını kullanarak herkesi buna inandırıyor ve kendini bir huzurevine attırıyor. Ama asıl hikaye de burada başlıyor. Herkesin bunak sandığı bu adam, aslında içerideki en uyanık kişi. Huzurevinde geçirdiği süreçte, ailesiyle, kaçırdığı fırsatlarla ve gençlik aşkıyla hesaplaşıyor. En önemlisi, eşinin ve çocuklarının kendisine “nasıl olsa unutur” diye nasıl davrandığını bilinçli bir zihinle izliyor. Bu durum, kitabın en trajikomik ve düşündürücü yanı. Désiré’nin geçmişte dans ettiği kadını huzurevinde tekrar görmesi, yıllar sonra bile kalbin bir köşesinde bir şeylerin kıpırdayabileceğini hatırlatıyor insana. Bir yandan da ölümün kaçınılmazlığını, hafızanın kayboluşunu, hatırlamanın ne kadar acı verici olabileceğini düşündürüyor. Verhulst, yaşlılık, yalnızlık, evlilik ve ölüm gibi derin konuları şaşırtıcı bir mizah ve akıcı bir dille ele alıyor. Désiré’nin numara yaparken içten içe onlarla alay etmesi, okuyucuyu sürekli güldürüyor. Aynı zamanda, hayatın bize sunduğu ikinci şansları ve pişmanlıkları sorgulatıyor. Geç Kalan benim için sadece bir kaçıp gitme macerası değildi aslında bence bu, bir adamın kendini yeniden keşfetme, hatta baştan yaratma savaşıydı. Konusu öyle orijinal, dili öyle absürt ve esprileri öyle zekice ki, okurken çok keyif aldım ve aklımdan çıkmayacak bir kitap oldu. Eğer siz de alışılmışın dışına çıkaran, kafa açan bir şeyler okumak isterseniz, gönül rahatlığıyla öneririm. ✨ Geç Kalan Dimitri Verhulst
1000Kitap
Gerçek aşk her zaman sadık ve tek eşlidir. Sayısız insan seçeneği, bitmeyen mesajlaşmalar, bir kaydırmayla önüne düşen ihtimaller arasında bile sadece iki kişiliktir. Kalabalığın içinden birini seçmek değil mesele; seçtikten sonra gözünü, gönlünü, niyetini orada tutabilmektir. Aşk biraz da irade işidir. “Daha iyisi var mı?” diye bakmamaktır. Varken yok saymak değil, varken tercih etmemektir. Çünkü gerçek bağ, alternatifleri tüketerek değil, alternatiflere rağmen kurulur. İnsan sevdi mi, diğer yüzler flu kalır. Sesler azalır. Kalp bir isme alışır, bir gülüşe, bir omza. Sadakat eski moda bir kavram gibi sunuluyor artık. Oysa en modern, en cesur şeydir belki de. Herkesin kaçış kapısı aradığı bir çağda kalmayı seçmektir. Hevesle değil, bilinçle “ben buradayım” diyebilmektir. Bir kişiye ait olmak değil; bir kişiyi sahiplenmek hiç değil. Ama iki kişinin birbirine emanet olmasıdır. Gerçek aşk, fırsat bulamadığı için değil; fırsatı olduğu hâlde başkasına zihnen bile girmediğin için gerçektir. Gizli hesaplar, yedekte tutulan ihtimaller, “şimdilik”ler yoktur içinde. Netlik vardır. Açıklık vardır. İç huzuru vardır. Bence belki de en güzeli şudur: Dünyada milyarlarca insan varken, birinin gözlerinde evini bulmaktır. Orada kalmak istemektir. Gitme ihtimalin varken gitmemektir. İşte o zaman aşk gerçekten iki kişiliktir.
Kadın ve erkek arasındaki ilişkinin metafizik temellendirilmesi
Kadın ve erkek arasındaki ilişkinin metafizik temellendirilmesi Aristotales ruh gittiğinde bedenin hükmü kalmaz.Ruh sonsuz cisim sonludur der. Aristo ve descartesin dediği gibi ruh bedeni idare eden genel bir ruhtan ve fikirden oluşur.Ruh kadında ,fikir ise erkekte vardır.Aristoya göre kadınlar eksik erkeklerdir.Fikir cevheri eksiktir. (kadınlar büyük işler için yaratılmamıştır.-Arthur scopenhauer) Peki sizce gerçekten böyle mi Benim kabul ettiğim Muhyiddin İbnül arabinin görüşüdür.Kadınlar fikir bakımından 1 derece eksiktir fakat Kadının gücü erkekten daha büyüktür. Fikirde bir cevherdir kadın fikir cevherinde eksiktir.Genel cevherde kadın daha üstündür. Nitekimki imamı rabbani kadına verilen esmalarda özellikle ez Zahir esmasında eriyip gittiğini söylüyor.Bir ateş düşünün bu ateş seni yakıyor. Halbuki bu ateşin aklı yok fikri yok. (FikirXHayal gücü arası geçişle bu değişimi azsonra anlatıcaz) İşte kadının gücü de öyledir. Zeka dediğimiz şey hayal gücü X fikirden oluşur.Biri 0 olursa zeka yine oluşmaz. Hayal gücü kadında fikir ise erkekte vardır.Einstein zekanın gerçek gücünün hayal gücü olduğunu söyler Kant ise eğitim üzerinederoman kitaplarının hafızayı zayıflattığını anlatır john locke ise şöyle bir itirazda bulunur. Hayal gücü inandırmada güçlü olsa bile fikir olmadığı zaman kendini kandırmaktan başka işe yaramaz.Bu fikre göre Kadının daha zeki olduğunu ama kendilerini kolay kandırdıklarını söylemek mümkün.
Genelde göçmenlere hep sorulan sorudur geri dönmeyi düşünüp düşünmedikleri. Eskiden mutlaka geri döneceğim diye cevap verirdi göçmenler arşivlerdeki görüntülerden anladığım kadarıyla. Ama son dönem gidenlerin arasında bu cevabı verenler giderek azalıyor. Genelde “ülke bu haldeyken pek dönmeyi düşünmüyorum, ileride düzelirse belki düşünebilirim” diye verilir oldu cevaplar. Haksız da sayılmazlar hani. Pek çoğumuz memleketten umudu kesip de yollara düştük. Gittik gideli, çok uzun zamandır hep kötüye gidişin haberlerini alır olduk. Mevzumuz bu değil ama, içim her memleket konusu geçince öfkeye teslim oluyor ve klavyem tutunduğum bu öfkeyi kusuyor mecburen. Eskiden insanların da ülkelerin de değişim hızları daha yavaştı. İnsanlar kuşaklar boyu aynı evde doğar, aynı işi yapar, aynı yerde ömrünü tamamlardı. Çiftçi aileler, tüccar aileler, zanaatkar aileler vardı. Benim köklerim köye dayanıyor. İki kuşak öncem okula ya hiç gitmemişti veya toplamda sadece 3 sene kadar eğitim almıştı. Bir önceki kuşağım yani ebeveynlerim yatılı eğitimle meslek sahibi olmuş ve bu sebeple doğdukları köylerden farklı yerlerde yaşamışlardı. Şimdi hızlı bir şekilde ilerliyoruz. Yolumuz sürekli farklı patikalara açılıyor. Ben üniversite okudum. Başka şehirler yetmedi, başka ülkelere göçtüm. Çocuklarım ise henüz lise aşamasında başka ülkelere, kıtalara göçtüler. Şimdi planlarını farklı ülkelere gitmek üzerine kurabiliyorlar. Eğitimleri bir kaç dili kapsayacak şekilde gelişiyor. Bu hız ve kapsayıcılık kuşaklar arasındaki farkları daha da belirginleştiriyor. Bu durum topluma ve oradan da ülkeye yansıyor. Ülkeler de toplumun farklılaşan yapısına uyum sağlıyor ve yeni kuşakların yaşam tarzlarına yönelik farklı bir kültür gelişiyor. Bu arada gidenler geri geldiklerinde epey değişmiş, bambaşka bir toplum,
Substack