Kızıl, Zweig’ın okuduğum üçüncü kitabı. Şu ana kadar okuduğum kitaplarının -novellalarının- tamamı insan psikolojisini başarıyla işleyen bir yazar olarak gözümde apayrı bir yere getirdi Zweig’ı. Karakterlerin iç dünyalarını, zaman zaman yalnızlıklarını, yaşama karışma arzularını; zaman zaman da ihtiraslarını ustaca dile getirmiş. Bir bakıyorsunuz daha gencecik körpe bir kızken hayatını, ileride de kadınlığını aşık olduğu adama adamış bir Bilinmeyen Kadın dile geliyor, diğer tarafa döndüğünüzde ise uzun sürelerce dışarıdan hiçbir bilgiye, iletişime maruz kalmadan yaşarken akıl sağlığını korumak için kendini satranç hamlelerine veren genç bir erkek konuşuyor sizinle.
Okuduğum bu kitapta, Kızıl’da ise bambaşka bir perde açılıyor. Viyana’ya tıp eğitimi almak için giden sıska, çelimsiz, toy bir genç, kalabalıklar içindeki yalnızlığından size sesleniyor. Kendi eğitimim için evimden, şehrimden kalkıp İstanbul’a okumaya gitmiş olmam muhtemelen beni Berger’e beklediğimden daha fazla yaklaştırdı.
Kitabın içeriğinden kısaca bahsetmek gerekirse; -dikkat, spoiler içermektedir- başlangıçta, Viyana’ya giden bu çelimsiz çocuğun Viyana’dan, o büyük kentten beklentilerini, Viyana’daki ilk gecesini, yalnızlığını, arkadaş edinme çabasını, “tek bir sözcük duymanın hasreti”ni okuyorsunuz. Yaşama karışma ve hayallerindeki gençliği yaşama beklentileriyle geldiği bu büyük şehrin içine karışamayışını, büyük bir lunaparktaki büyüleyici bir dönmedolabı görüp de yanında kalmak, ona bir türlü binememek olarak açıklıyor Zweig.
“Güç, cesaret ve taşkınlık gerektiren bu yabancı kentte, bu yeni yaşamda bu zayıf, bu çocuksu haliyle ne yapacaktı?”
Sayfaların ilerlemesiyle bu toy çocuğun ilk arkadaşını, kendisine rol model aldığı komşusunu tanıyoruz. Schramek güçlü, kuvvetli, hayatın içine karışabilmiş