"....Sonsuz bir koşuşturma,yarış; bitmez, tükenmez pis, küçük ihtiras oyunları, özellikle açgözlülük, birbirinin tekerine taş koymalar, dedikodular, karalamalar, çelme takmalar, birbirine tepeden tırnağa ince ince bakmalar...
Konuşmalarına kulak veriyorsun başın dönüyor, aptallaşıyorsun. İlk bakışta ne kadar da zeki adamlar, meziyetleri yüzlerine yansımış dersin, ama onlardan yalnızca şöyle şeyler duyarsın: ‘Filanca adama şunu verdiler, falanca şurayı kiraladı,
birisi, ‘Yok canım! Neye karşılık?’ diye bağırır.
‘Filan kişi dün akşam kumarda kaybetti, falanca üç yüz bin aldı!’ Sıkıcı, sıkıcı, sıkıcı!
Burada gerçek insan nerede?
İnsanın bütünlüğü, bozulmamışlığı nerede kaldı
Nereye saklandı insan? Kendi meziyetlerini böyle ıvır zıvır için nasıl israf etti?
...Sanırım sen, onların arasında olma hevesim iyiden iyiye kırılsın diye kasıtlı olarak beni bu dediğin dünyaya ve topluma taşıyıp götürüyorsun. Hayatları da güzel bir hayatmış, ha! Bir insan o hayatta ne arayıp bulabilir? Düşünsel ya da duygusal açılardan ilginç bir şeyler mi? Bütün bu işlerin çevresinde döndüğü bir merkez, bir eksen var mı diye bir bak; böyle bir merkez yok. Derin, anlamlı hiçbir şey yok, canlı, yaşayan hiçbir şey yok! Tüm bu kaymak tabaka mensupları benden bile daha ölü, daha uyuşuk ve daha derin uykuya dalmış insanlar! Peki, hayatta onları yöneten şey nedir? Bu insanlar benim gibi yataklarında uzanıp yatmıyor, ama her gün sinekler gibi ileri geri mekik dokuyorlar. Neye yarıyor? Bir misafir odasına giriyorsunuz, misafirlerin simetrik bir şekilde ne kadar güzel yerlerini aldıklarını, ne kadar ağırbaşlı ve derin düşüncelere dalmış halde oturduklarını görüp hayran oluyorsunuz, ama iskambil masalarının başındalar! Diyecek bir şey yok, hayatın şanlı bir güdüsü! Zihinsel bir faaliyet arayan biri için