Bu insan yığınlarından ibâret herkes, çokluk resmine nasıl sâfiyane tapıyor! Ben kimseyi tanımıyorum, kimsenin dilinden anlamıyorum. Ben, şüphelerim ve korkularımla kızgın ateşten bir kazığa bağlanmış, onunla birlikte dönen bir işkence mahkûmu gibiyim. Karanlık bir köşede gizlenip yaşamayı her zafere tercih ediyorum. Artık kalabalığın, neşenin kanatlarında yükseldiği hava içinde herkes gibi mesut tebessümlerimle zehirlenmekten kendimi kurtardım. Bu havaya ben kinle, isyanla, en kuvvetli çelik zırhları kıran asabiyetle karıştım. Herkesin güldüğü yerde ıztırap çektim. Onların gülüşleri kinimi, sanki bu ıztırabı besledi. En büyük hisleri bu kinle bu ıztırabın içinde sakladım. Aşkın, ıztırabın, sefaletin olduğu gibi büyük şereften en karartıcı zillete düşmenin de tadını aldım. Hayatı ve insanları bu alçalma içinde tanıdım. Herkes kendisine tapılmasını istiyor, zaferin heykeli olmak istiyor. Ben bu heykeli kırmak istiyorum! Tapınılmak, alkışlanmak istemiyorum. İrademin eserini, insanların arasında görerek uzak ve gizli yerden sadece seyretmek istiyorum. İnsanlar benim ıztırabımın dar ve kudurtucu bir ihtirastan doğduğunu sandılar. Halbuki ben hâdiselerin niçin böyle oluşuna karşı asabiyetli ıztırabı taşımıyorum. Olması lâzım gelen, bütün kâinatın ve bütün fâni varlıkların mutlak iradesinden fışkıran en büyük hâdiseler önünde bile bu tecelliye, bu oluşa hayran kaldım. Bu kadere tapındım ve onu sevdim. Iztıraplarımı ben yarattım, ben aradım. Benliğimi nefretle ürperten saadeti, bana her temasında üstümde iğreti bir elbise sandım. Iztırap bende her hakikat dâvasını, her inatçı ve hâşin burhanın, her hareket nazariyesinin gayesi gibi yaşayan ıztırap, beni bütün sevgililerden, herkesten ayırdı. Yalnız başına bana hâkim olmak için benimle mücadele ediyor ve beni her an yeniyor.