Şuraya bir cümle koydum. Bırak, acımızı birileri duysun. Hem
zaten şiir niye var? Dünyanın acısını başkaları da duysun!
Acı mıhlanıp bir kalpte durmasın. Ortada dursun. Olur ya biri
eline alır okşar, biri alnından öper. Az unutursun.
Buraya tabiatı koydum. Ağaçları, suyu, ovayı, dağı. Onlar bizim
kardeşimiz, çok canın sıkılırsa arada onlarla konuşursun.
Buraya, küçük mutlu güneşler koydum. Günlerimiz karanlık ve
çok soğuyor bazı akşamlar, ısınırsın.
Buraya, bir inanç bir inat koydum. Tut ki unuttun, tekrar bak,
o inat neyse sen osun.
Sinem Sal'ın okuduğum üçüncü kitabıydı. Zaten dilini sevdiğim bir yazardı. Yazar, kelimeler aracılığıyla duyularımıza hitap ediyor; metin neredeyse somutlaşarak gözümüzün önünde canlanıyor.
Annesinin yarım kalan işlerinin peşinde koşarken, kendi hayatının üstünde de tepinen atlarla baş etmeye çalışma süreci, bana bildiğim bir hikayeyi dinliyormuşum hissi verdi. Ama bu tanıdıklık hissinden rahatsız olmadım, yakın arkadaşımı dinler gibi dinledim.