Hani 2024 yılının kelimesi “kalabalık yalnızlık” seçilmişti ya, işte tam da o kavramı yaşıyoruz Çavdar Tarlasında Çocuklar kitabında. Kalabalıklar içinde yapayalnız kalan bir ergenin, bireysel varoluşunu anlamlandırmaya çalışmasını okuyoruz. Kitabın dili de, sanki Holden’ın kafasına daha kolay ulaşabilelim ve onunla bağ kurabilelim diye, tamamen bir ergen dilinde yazılmış. Sık sık “Bittim buna, acayip iyi, anlarsınız hani, falan filan, lanet” gibi ifadelerle karşılaşıyoruz. Genelde bu tür bir dil okuyucuyu iter ama bana göre bu, karakteri daha gerçek ve samimi kılıyor. Onun dünyasını daha kolay anlamama yardımcı oldu. Okuması acayip keyifliydi, bittim buna.
Holden, henüz 17 yaşında, beşinci yatılı okulundan kovulan, biraz serseri, hayata karşı umutsuz, endişeli, öfkeli ve azgın bir genç. Söylediğine göre, saçındaki beyazlar yüzünden olduğundan büyük gösteriyor. Çokça sigara içiyor, sık sık alkol alıyor ve hayattaki yerini bulmaya çalışıyor. Ama o kadar umutsuz ki… Küçük kardeşi Allie’nin ölümü, onun için hâlâ iyileşmeyen bir yara. Belki de bu yüzden masumiyetin, saflığın yok oluşuna tahammül edemiyor. Bu kayıp, onun dünyaya olan güvenini sarsmış ve içinde, sürekli olarak masum olanı koruma isteği uyandırmış. Kitabın başlığındaki “çavdar tarlası” metaforu da buradan geliyor aslında. Holden, çocukları çavdar tarlasında oynarken düşmekten korumak istiyor. Onun ideali, saflığın bozulmadığı bir dünya.
Ama işte, dünya onun istediği gibi bir yer değil. İnsanlar sahte, her şey çıkar ilişkisine dayanıyor, sevgi bile yüzeysel. Holden, bu kalabalığın içinde kime güveneceğini bilemiyor. Bir yandan insanlara bağlanmaya, onlarla iletişim kurmaya çalışıyor, ama diğer yandan herkese karşı bir tür nefret ve mesafe hissediyor. Özellikle yetişkinlerin dünyasını anlamakta zorlanıyor ve