Kendi ölümümle beni en çok uzlaştıran şey bir düşünce, senin ve benim kemiklerimin birlikte gömülüp dağıldığı, çırılçıplak kaldığı bir yer düşüncesi. Kemiklerimizin ortalığa saçılmış darmadağın yattıkları bir yer. Kaburga kemiklerinden biri kafatasıma dayalı. Sol el kemiklerimden biri kalça kemiğinin içine girmiş. (Kırık kaburga kemiklerimin üstünde göğsün bir çiçek gibi.) Ayak kemiklerimiz, yüzlercesi darmadağın. İç içeliğimizi böyle imgeleyişimin, yalnızca kalsiyum fosfattan oluşsa da, huzur verici olması garip. Ama öyle. Seninle olduktan sonra, kalsiyum fosfat bile olmanın yeteceği bir yer düşünüyorum.
Bu tür bir kalabalık, insanoğluna ciddi bir sınav sunar. Ortak yazgısının bir tanığı olarak toplanmıştır – kişisel farklılıkların önemi kalmamıştır. Kalabalığın kendi belleği açısından bu yazgı, yalnızca sürekli bir yoksunluktan ve aşağılanmadan oluşmuştur. Yine de iştahlarının özsuyu kurumamıştır. O kalabalıkta rasgele karşılaşılan bir çift göz bile gelebilecek taleplerin boyutlarını belirtmeye yeter. Bu taleplerin çoğunu karşılamak olanaksızdır. Ve kaçınılmaz bir biçimde, bu çelişkiden şiddet doğacaktır: Kalabalığın oradaki varlığı kadar kaçınılmazdır bu. Kalabalık, olanaksızı talep etmek için toplanmıştır. Çelişkinin öcünü almak için toplanmıştır. Gereksinimi, olanaklı ile olanaksızın tanımını ve ayrımını kuşaklar boyunca gönlünce saptayan düzeni yıkmaktır. Böyle bir kalabalığın karşısında, o kalabalıktan olmayan biri, iki çeşit tepki gösterebilir. Ya onda insanlığın geleceğine ilişkin bir umut görür ya da korkudan dili tutulur. Kalabalıkta insanlığın geleceğini görmek pek kolay değildir. Onlardan değilsinizdir. Ancak önceden hazırlıklıysanız görürsünüz o umudu.