Yedinci ayın onbeşinci günü... Melahati evine bıraktım. Memleketin iti, uğursuzu eşlik ediyordu yollarıma. Büyük adımlarla kendimi benim takaya atmam onbeş bilemedin yirmi dakikamı almadı. Etraf sessizdi, sanki bir önceki günden bir farkı vardı. Her gün aynı teraneyi bile isteye yaşatıyordum kendime. Uzandım... Uyumuşum öyle bir kırk-kırkbeş dakika içim geçmiş.. Bizimkiler almış eline sazı bir şeyler tıngırdatıyor. Şu siktiğimin hicazı bana hep Serpil'i hatırlatıyor
Serpil...Fâtih'in en büyük yangını böyle bilinsin.
Beni yakıp, yandıran. İçimdeki kor alevi ona borçluyum. Neyse yine aynı rutin. İki duble rakı doldurdum kendime. İçtim birini, diğerini fırlattım denize. Ölmüşlerinin ruhuna deysin.. Gözlerim hafiften kapanmaya başladı.
Uyandığımda hava kararmıştı. Denizin hafif dalga sesleri takaya çarpıyor, uzaklardan ara ara bir martının çığlığı duyuluyordu. Başım hafiften zonkluyordu, uykunun o garip mahmurluğu içinde kalmıştım. Ayağa kalktım, bir sigara yaktım. Serinlik, rakının da etkisiyle, vücudumun her yerinden geçiyordu.
Takadan kıyıya doğru baktım, Melahat aklımın bir köşesinde belirdi yine. Giderken yüzündeki o tuhaf hüzün, bende mi kalmıştı yoksa ona mı yüklemiştim bilmiyorum. Belki de onunla devam etmek doğruydu ama işte, insan kendi içinde yangınlar varken bir başkasının alevini taşıyamıyor. Hele o yangın Serpil gibi biriyse...
Onu düşündüm. O ilk karşılaşmamızı, gülüşünü, saçlarının rüzgarda savruluşunu… Ne kadar da uzak bir anı gibi geliyordu şimdi. Oysa her şey o kadar yakındı ki. Biraz daha rakı doldurdum. “Bunu sana kaldırıyorum Serpil,” dedim içimden, “bir de kendime.” İlk yudumu aldım. O ilk günkü gibi yakmadı artık, boğazım alışmıştı.
Derken, takanın yanına doğru bir gölge yaklaştı. Gözlerimi kısmaya çalıştım ama tanıyamadım. Ay ışığı hafiften denizi