betül

hani her çocuğu başka bir çocuğa yaklaştıran bir şarkı vardır ya
Reklam
bir acıyı yaşarım ve zehrinden çiçekler üretirim kömür karası uçurum kadar bir yalnızlık yaratırım kendime, atlarım
bir omzunda kocasının, anasının, çocukların, evin yükünü taşıyor; bir omzunda unutulmuş olmanın yükünü. fakat kadınlar yükü sadece omuzlarında taşımıyorlar, sırtlarına da biniyor, karınlarına da, kasıklarına da.
Sen de yorgunsun bak, nöbetçiydin di mi gece. İşte hep dert. Kimine işi dert, kimine evi. Ama olsun, meşguliyetin var, öyle düşün.
Bu beni dehşete düşüren korkunun sebebi yine annemdi. Annemin terbiye ve eğitim sisteminin temellerinde cellatlar yatıyordu, onların başında da Azrail dikiliyordu. Çocukken ne zaman yaramazlık yapsam; yaramazlık dediğim de gürültü, ses çıkartma, elindeki oyuncakların tamamını salona dökme, arkadaşlarınla koşturma falan gibi sıradan davranışlar ha, öyle kayda değer şeyler de değil. İşte ne zaman bu yaramazlık sayılabilecek şeylerden yapsam, annem “Yılmaz, otur annecim, bak ölürüm” diyordu. Yapmaya devam ettiğimde “Tamam atıyorum madem kendimi camdan aşağı bak” diye pencereye koşuyordu; ağlayarak eteklerine yapışıyordum. Ergenlik yıllarımda, gitmeye karar verdiğim bir yerden geri çevirmek istediğinde mesela, kapıya dikilip “Gidersen ölümü öp” diyor, beni kapının önüne içimdeki tüm öfkeyle birlikte resmen çiviliyordu. Kendince geliştirdiği bu vicdansız eğitim tarzının yegâne temsilcisi olan annem, babamın ölümüyle birlikte bana diplomamı verdi. Hastanede babamın ölüsünü görmek, hatta eğilip öpmek nasip oldu. Ebeveynlerim eğitimimde bütünsel bir yaklaşım sergiliyorlardı; teorik eğitimi annem, pratik eğitimiyse babam veriyordu. Hayatım boyunca bütün ölümü öp’leri annem demiş, öpülmek için ölmekse babama düşmüştü. Babamın vefatını takip eden tüm gecelerim aynı korkuyla geçti, ya annem de ölürse, ya onun da yanakları öpülmek için öyle hissiz, hareketsiz ve buz gibi beni beklerse?
Reklam