«Yanıklarınız için size antihistaminik
ilaçlar göndermek isterdim, ama paketlerin yerlerine varmadıklarını söylüyorlar. Evet, bin dokuz yüz kırk beşte bizim de ilacımız yoktu. O zaman da, şimdiki gibi, kimse aldırmazdı.»
En çetin fıkıh meselesini, hazırladığım bir fetva ile hallettiğim bir günün sonunda, evimin kapısında yanlış yunluş bir arapça ile dua eden, abanî sarıklı kör dilenciye gıpta ettim. Onu Allah'a daha yakın buldum; medresede öğrendiğim, tekkede dinlediğim Allah'a değil, fakat içinde yaşadığım bu hayatın bütün yüksek taraflarını, insanlığını, cevherini kendinde toplayan Allah'a.
Anladım ki ikisi ayrı ayrı şeylerdir.
Sen garptan geri olduğumuzu söylüyorsun. Zaten herkes bunu söylüyor; elbette doğru bir söz olsa gerektir. Fakat ben daha mühim bir şey söyleyeceğim. Ben hemen etrafımızdaki hayattan geri olduğumuzu söyleyeceğim.
Bence ne şark, ne şu, ne bu vardır; etrafımızda gördüğümüz hayat vardır. Bizi yapan bu hayattır. Bütün hususiyetlerimiz oradan gelir. Bu ise kitapta okuduklarımız gibi bir kere için olup bitivermiş şeylerden değildir; daima değişen, değiştikçe bizi de değiştiren bir şeydir.
bir gün dua ve ibadetten bahsederken "istersek bütün ömrümüzü bir dua haline getirebiliriz." demiş, sonra "dua, ruhun Allah' la karşılaşmasıdır bunun için de kendi kendisini idrak etmesi yeter." diye ilave
etmişti.