“Çünkü Nerede olursam olayım -bir gemi güvertesinde, Paris'te bir sokak kafesinde ya da Bankok'ta - hep aynı sırça fanusun içinde kendi ekşimiş havamda bunalıyor olacaktım.
"İnanır mısınız, bazen öyle sıkıntılı, öyle bunaltıcı günlerim oluyor ki, gerçek bir hayatı yaşamaya gücümün yetmeyeceğini, gerçekleri kavramakta çok geri kaldığımı, duygularımın körleştiğini hissediyor, kendi kendime lanet ediyorum. Hayaller içinde geçirilen gecelerden sonra ayılmanın, gerçek dünyaya dönmenin ne kadar korkunç olduğunu bilemezsiniz"
"Soluk alabiliyor, yiyebiliyor, içebiliyor, uyuyabiliyordum. Bunları yapmamak zaten elimde olan bir şey değildi; ama yaşamıyordum, çünkü gerçekleştirmeyi mantıklı bulabileceğim hiçbir arzum yoktu."
En iyisi düşünmemekti. Kaçmaktı. Kendi içime kaçmak. Fakat bir içim var mıydı? Hatta ben var mıydım? Ben dediğim şey, bir yığın ihtiyaç, azap ve korku idi.