Tuhaf bir kadındı; giysileri kasıp kavuran bir öfke anında üzerine giydirilmiş gibiydi. Her daim birilerine aşık olur, hiçbir zaman karşılık bulamaz, bu yüzden de hayallerine kaldığı yerden devam ederdi. Çarpıcı görünmeye çabalar fakat ne kadar çabalarsa çabalasın sakil görünmekten kurtulamazdı.
Nasıl cüret ettiysem, Leydi Brandon'da bizi tanıştırmasını istedim. Belki de cüretkârlık değildi bu; kaçınılmaz olandı. Eminim ki tanıştırılmasaydık da birbirimizle konuşurduk.
Bazen en çılgın, en imkânsız görünen fikir kafanızda öyle kuvvetli bir yer edinir ki, öyle veya böyle gerçekleşeceğini zannedersiniz... Dahası bu düşünce şiddetli, güçlü bir arzuya eşlik ediyorsa, bazen onu kaçınılmaz, önceden belirlenmiş, kadere yazılmış, var olmaması, gerçekleşmemesi imkânsız bir şey gibi kabul edersiniz! Belki burada başka bir şeyler, önsezilerin bir birleşimi, olağandışı bir irade, kendi hayal gücüyle kendini zehirleme veya buna benzer bir şeyler söz konusudur...
"Üşüyorsun, hastasın, aptalsın!"
"Kanıtla!" diye çıkıştım.
"Birkaç sözcük yeter buna: Üşüyorsun; çünkü yalnızsın, içinde gömülü duran ateşi hiçbir insanın yakını alevlendirmiyor. Hastasın; çünkü duyguların en güzeli, insanoğluna bağışlanan en tatlı, en yüce duygu senden uzak duruyor. Aptalsın; çünkü onca acı çekerken gene de mutluluğu yanına çağırmaktan kaçınıyorsun; onun seni beklediği yere doğru bir adım atmaya bile yanaşmıyorsun."