Bu kitabı okurken içim acıdı. Sayfaları nasıl geçtiğimi gerçekten hatırlamıyorum. Bazı yerlerde “artık bir şeyler olsun” diyerek sayfaları atladım.
En zor olanı da, bunun gerçek bir olaydan yola çıkarak yazıldığını düşünmekti. O anlarda kitap olmaktan çıkıyor her şey; birinin hayatına, yaşanmış bir acıya dönüşüyor. Diana’nın yaşadıklarını okurken defalarca durup düşündüm. Sessizliği, yalnızlığı, kimsenin gerçekten görmemesi… Ah canım Diana, tüm bunlara nasıl dayandın?
Yazarın dili çok sade ama tam da bu yüzden çok sert. Abartı yok, dramatik süs yok. Olan biten olduğu gibi önüne bırakılıyor ve gerisi sana kalıyor. Üzülmek, öfkelenmek, çaresiz hissetmek… Hepsi okurun omuzlarına yükleniyor.
Sakar kolay okunan ya da iyi hissettiren bir kitap değil. Aksine, rahatsız ediyor, can yakıyor. Ama sanırım bazı kitapların görevi de bu. Görmezden gelinenleri, sessiz kalınan acıları yüzümüze vurmak.
Bitirdiğimde içimde kalan tek şey şuydu: Bu kadarına nasıl dayanılır? Ve bu soru, kitabı kapattıktan sonra da uzun süre peşimi bırakmadı.