Cevdet Bey ve Oğulları, başta “aile romanı” intibası uyandırsa da tarihimizin belli dönemlerini anlatıyor. Meşrutiyet öncesinden başlayıp cumhuriyete, cumhuriyetten 1970’lere kadar üç kuşağın serüveni... Işıkçı ailesinin yaşadığı iç sıkıntılar ve buhranlar, toplumumuzun “medeniyet” ve “aydınlık” konularında asırlardır devam eden tartışma ve çırpınmalarına örnek teşkil eder. Çünkü soyadlarından da anlaşıldığı gibi Işıkçı ailesi, ışığa ulaşmak ister.
Peki nedir medeniyet ve aydınlık? Cevdet Bey’in abisi Nusret’in ölüm döşeğindeyken iştiyakla haykırdığı “marseyyez”de mi gizlidir? Ömer gibi herkesle ve her şeyle istihza ederek Rastignac olabilmekte midir? Ya da Refik’in “Neden onlar öyle de, biz böyleyiz? Neden Rousseau okuyunca içim içime sığmıyor da, Namık Kemal okuyunca bir şey hissetmiyorum?” sorusunda mı aramalıyız cevabı? Belki de yüzümüzü sürekli Batı’ya çevirdiğimiz için göremiyoruz Doğu’dan gelen ışığı. Sahi, Türk milleti olarak biz neyiz? Galiba ne Doğulu olabildik ne de Batılı... İki cami arasında kalmış beynamaz gibiyiz.