Hikmet Avcısı

Hikmet Avcısı
@beyond_the_seen
Gazi Üniversitesi İstatistik 3. Sınıf Öğrencisi 2024 ve 2025 Halk Kütüphanesi Ödüllü Okur Kitap Yazarı Kitap Avcısı Beni bilimle anla, felsefeyle anla...
Hayatın sana verdiklerini al, onun sana sunduğu fırsatları değerlendirmeye çalış, onu kafandaki beklenti kalıplarına sıkıştırmaya çalışma. Hayallerine sonsuz farklı yoldan ulaşabilirsin, kafandaki yol kapalı diye pes etme, hayat sana hangi yolu çizmişse o yoldan yürü. Bazen yanlış hayali kurmuşsundur, hayat sana bunu da gösterir; bazen hayallerine ulaşabilmen için kişiliğinin değişmesi gerekir, hayat bunu da yaptırır yeri geldiğinde; bazı şeyleri öğrenmen ve bunun için de bazı şeyleri yaşaman gerekir, hayat bunları da barındırır bünyesinde; hayatın ve kendinle ilgili zannettiklerinle gerçekler ve olması gerekenler arasında farklar vardır, bunları da görürsün hayat vesilesiyle. Ona meydan okuma, onunla birlikte dans et, onun ritmine ayak uydur, onun aktığı yöne doğru kürek çek. Yaşlılık, sanki hayattan ayrı bir şeymiş gibi görülüyor: İlkbaharda kuşların cıvıltısı ne kadar güzelse sonbaharda yağan yağmur, kışın ortaya çıkan kar manzarası da en az o kadar güzeller; hepsi aynı hikâyenin birbirlerini tamamlayan parçaları, hepsinin büyüsü kendilerine özgü. Aşktaki problemli algılar burada da mevcut maalesef. Hayat gençliğe endeksli bir hikâye değil, gençlik hayatın küçük bir parçası sadece. Dolayısıyla yaşlılık da kendi içerisinde çok kıymetli.
Hayata Dair
Reklam
Aşk'ın zannedilen kutsallığının aksine oldukça alelade bir duygu ve daha çok "heves" sözcüğüyle ifade ettiğimiz kariyer hırsı, bir siyasi parti veya futbol takımı fanatizmi, paraya tamah, ilgi ve beğenilme bağımlılığı gibi mutluluğun yegâne kaynağı anlamı yüklenen şeylerin insan versiyonu olduğunu düşünüyorum. Başta acı olmak üzere emek, zaman ve diğer fırsat maliyetleri gibi unsurlarla bu anlam aşırılık derecesinde büyütülüyor. Biz biliyoruz ki aşırılık insanı ziyana götürüyor; oysa şarkı, şiir, roman... gibi sanatın farklı yapraklarında bu aşırılık aşk özelinde tam tersine methediliyor, bu da insanın aşk algısında doğru ile yanlışın yer değiştirmesine neden oluyor ki bunun sonuçlarını anlatmama gerek yoktur her hâlde. İnsan aşık olur, bu en tabii insanlık hallerinden biri ama kritik nokta bunun nasıl yorumlanacağı ve bu da tamamen bakış açısına bağlı. Bakış açısı değiştirildiğinde bu konuda daha sağlıklı bir toplum oluşacağını düşünüyorum. Bir de aşk ile evlilik birbirlerile çok ilişkilendiriliyor; ilişki bence de var ama bunun seviyesi, zannedilenle uzaktan yakından alakası yok bence.
Duygu ve Düşünce
Kendinden sürekli doğru kararlar vermeni bekleme: Bile bile bir yerde budalaca bir hata yapacaksın, bir yerde saçmalayacaksın, bir yerde bir şeyi düşünemeyeceksin ve bunun bedelini ödeyeceksin, bundan kaçış yok. Can alıcı nokta bunu fark ettiğindeki tutumun. Ağlayıp hayıflanırsan geçmiş olsun, nur topu gibi bir loserlık kazandın. Ha yok az çok demeyelim boş geçmeyelim, hiç yoktan iyidir psikolojisiyle elinden geldiğince ufak dokunuşlarda bulunursan işte o zaman momentumu kırıyorsun. Her zaman bunu yapabilecek misin? Hayır. Onun da kritik sorusu şu: Niyetin ne senin; işi çözmek mi, kaytarmak mı? İşi çözmekse o zaman buna kafa yor, kendini kınayarak zaman kaybetme.
1000Kitap
Pek çok felsefik dini tartışmada aynı problemi görüyorum: İnsan çok küstah bir canlı; ne kadar zavallı bir ucube olduğunun farkında değil, insan olduğunu unutup kendisini tanrı zannetmek gibi bir gaflete dalıyor. Tanrıya hesap soramazsın çünkü sen sadece bir insansın: Senin sayısız kusurun varken o ise sonsuz güce sahip mükemmel bir varlık. Dolayısıyla onun hükümlerinin sana saçma geliyor olmasındaki problem hükümlerde değil, sende. Sen onun hikmetini değerlendirecek kapasiteye sahip değilsin; ancak ve ancak o hikmetleri bir nebze kavramak için çabalayabilirsin. Bir problem daha var: O da inancı bilimle değerlendirmeye çalışmak. Bilmek, doğru-yanlış gibi kavramlar inancı bağlamaz. İnsan olduğun için madalyonun iki yüzünü de ispatlayacak gücün yok. Sen bir insan olarak iyiliğin, nezaketin, hoşgörünün... peşinden koştuğunda otomatikmen pek çok dinin özünü yakalamış oluyorsun. Bu aynı zamanda mutluluğun da kaynağıdır, huzurlu sosyal düzenin de. Bugün bırak dini inancı, herhangi bir fikre bile öznel nedenlerle katılıp katılmayan bir dolu insan bulursun. Bilmeyi o kadar kutsamayın ve gerçekliği sadece bilim üzerinden açıklamaya çalışmayın; hakikat denen şey bunların ve mutlak bir tikelliğin çok çok ötesinde bir mevzu.
Din
Ego, öz güven, kibir... bunlar hayatta kalmak ve hayat başarısı için de neredeyse birer zorunluluk ama bunların dile gelmesi tam tersi etkiyi yaratıyor. Tıpkı bir kimyasalın çok faydalı olmasına rağmen havayla temas etmemesi gerekişi gibi. İnsan doğası gereği bencil bir canlıdır, kendi iradesiyle de bu bencilliği pekiştirir. Bu bencilliği kaba kuvvetle boyun eğdirmek aşırı zordur. Misal sonsuz güce sahip tanrıya bile çok az kişi iman ediyor ama aynı insan âşık olduğunda bir kedi gibi aciz duruma düşüyor. Biz masumu severiz, güzele hayranlık duyarız, güçlüden ise korkarız. Bu üçünün doğru birleşimi ise içeride mutlaka bulunması gereken ego, öz güven ve kibrin dışarıya nasıl yansıması gerektiği konusunda önemli işaretler veriyor bize. Fazla masumiyet zayıflık olarak algılanır, ihtişamın içerisinde mutlaka biraz kaba kuvvet de lazım ama çok eser miktarda. Yani varlığını hissettirecek ama zaruri durumlar haricinde ortaya çıkmayacak. Kaba kuvvet yeterince olmazsa gene saygı görmezsin. Burada asıl güç unsuru ihtişam ve masumiyet. Biri hayranlığı (saygıyı), diğeri sevgiyi tetikler. Bunun daha vücut bulmuş karşılığı da şu: mütevazı, kibar, ince düşünceli, nerede neyi nasıl yapacağını bilen, panik yapmayan, kararlı, konuşması düzgün olgun insan hüviyetine bürünmüş bir öz güven, ego ve kibir bu işin en ideali. Tekrar söylüyorum, çok faydalı bunlar ama saf hallerini sadece senin iç benliğin barındırabilir, başkalarının bencillik duvarlarından geçirirken onun daha işlenmiş formlarını kullanman, daha farklı kalıplarda ve paketlerde servis etmen gerekir.
Reklam