Beytullah Kurnalı

mefkûre.
Kontes artık altmış yaşındaydı. Saçı başı büsbütün ağarmıştı. Tülü bütün yüzünü saran bir hotoz giyiyordu. Yüzü buruşmuştu, üst dudağı içeri batmıştı, gözleri bulanıktı. Oğluyla kocasının peş peşe ölmelerinden sonra elinde olmayarak kendisini bu dünyada hiçbir hedefi ve anlamı olmayan, unutulmuş bir yaratık gibi hissediyordu. Yiyor, içiyor, uyuyor, uyanıyor ama yaşamıyordu. Hayat onda hiçbir iz bırakmıyordu. Hayatta sessizlikten başka bir şey istemiyordu; bu sessizliği ise ancak ölümde bulabilirdi. Ama ölüm gelinceye kadar yaşaması, yani yaşama gücünü harcaması gerekiyordu. Küçük çocuklarla yaşlılarda görülen şeyler onda fazlasıyla göze çarpıyordu. Hayatında öyle belirgin hiçbir amaç görülmüyor, yalnızca zorunlu günlük alışkanlıklarını yerine getirme ihtiyacı belli oluyordu. Yemek, uyumak, düşünmek, konuşmak, ağlamak, çalışmak, kızmak... Yalnızca midesi, beyni, kasları, sinirleri ve karaciğeri olduğu için gerekliydi ona bunlar. Bütün bunları o, dıştan gelen bir etkiyle yapmıyordu; sağlıklı insanlar gibi değildi; onlar amaçlarına ulaşmaya çalışırken bedensel alışkanlıklarını, bedenlerinin amaçlarını unuturlar. O yalnızca ciğerlerini, dilini çalıştırmak fiziksel bir ihtiyaç olduğu için konuşuyordu. Çocuk gibi ağlıyordu. Çünkü sümkürmesi lazımdı... Gücü kuvveti yerinde insanlar için amaç olan besbelli onun için bir bahane idi.
Sayfa 811 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
result of whole book.
“'Tesadüf' böyle bir durum hazırladı; 'deha' ondan yararlandı." Tarih böyle diyor. Ama "tesadüf" nedir? "Deha" nedir? "Tesadüf" ve "deha" kelimeleri gerçekten var olan bir şey ifade etmezler; bunun için tarif edilemezler. Bu kelimeler ancak olayları anlayışın belli bir derecesini ifade ederler. Böyle bir olayın neden meydana geldiğini bilmiyorum; bilemeyeceğimi sanıyorum; bunun için öğrenmek istemiyorum, "tesadüf" diyorum. Etkisi insanlığın özelliklerine uymayan bir kuvvet görüyorum; bunun neden ileri geldiğini anlamıyorum, "deha" diyorum. Anlık amaçları öğrenmekten vazgeçmekle, nihai amacın bizim için ulaşılmaz bir şey olduğunu kabul etmekle, tarihî kişiliklerin hayatındaki mantık akışını ve amaca uygunluğu görürüz; insanlık vasıflarıyla uyumlu olmayan etkilerini böylece anlayabiliriz onların, "tesadüf" ve "deha" sözlerine ihtiyacımız kalmaz. Avrupa halklarının yaşadığı heyecanın nedenini bilmediğimizi, yalnızca önce Fransa'da, sonra İtalya'da, Afrika'da, Prusya'da Avusturya'da, İspanya'da ve Rusya'daki cinayetlerden ibaret olayları bildiğimizi, Batı'dan Doğu'ya ve Doğu'dan Batı'ya gerçekleşen hareketlerin bu olayların niteliğini oluşturduğunu kabul edelim, o zaman Napoleon'un ve Aleksandr'ın karakterlerinde bir fevkaladelik, bir "dâhilik" görmemize gerek kalmayacağı gibi bu kişileri bütün diğer insanlardan başka türlü düşünmemiz de imkânsız olacaktır; bu insanları oldukları gibi yapan küçük olayları bir "tesadüf" diye açıklamaya da gerek kalmaz o zaman; bu küçük olayların zorunlu olduğu da ortaya çıkar. Nihai amacı öğrenmekten vazgeçince açıkça anlarız ki, tıpkı hiçbir bitkiye, verdiğinden daha uygun çiçekler ve tohumlar düşünülemeyeceği gibi, bütün geçmişleriyle, yapacakları göreve en küçük ayrıntılara varıncaya kadar bu derece uygun başka iki insan
Sayfa 766 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
korona günlerinde her şey, hiçbir şey.
“Yine de, bilimin çelişkileri ortadan kaldırdığını, tarihî kişilikler ve olaylar için değişmez bir iyi ve kötü ölçüsü taşıdığını farz edelim. Aleksandr'ın her şeyi başka türlü yapabileceğini farz edelim. Onu suçlayanların, insanlığın genel çıkarlarını bildiğini iddia edenlerin talimatı gereğince kendisini eleştirenlerin ona verecekleri halkçılık, özgürlük, eşitlik ve ilerleme (daha başkaları da galiba yok) programına göre hareket edebileceğini farz edelim. Farz edelim ki bu program gerçekleşebilirdi ve gerçekleşmişti, Aleksandr da ona göre hareket etti; hükümetin o zamanki yoluna aykırı hareket edenlerin eylemi, tarihçilere göre iyi, yararlı olan eylem o zaman ne olurdu? Bu eylem olmazdı, yaşam olmazdı, hiçbir şey olmazdı. Sosyal hayatın akıl ve mantıkla idare edilebileceği kabul edilirse yaşama olasılığı yok olur.”
Sayfa 764 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
hâlbuki aşk.
“Piyer'i (kendini yeteneksiz saydığından) bir sevinç çılgınlığı kapladı. Hayatın tüm anlamı, yalnız kendisi için değil bütün dünya için, yalnız kendi aşkından ve onun kendisini sevmesi olasılığından ibaretmiş gibi geliyordu. Sanki herkes yalnız tek şeyle, onun saadetiyle meşguldü. Bazen ona öyle geliyordu ki herkes de kendisi gibi sevinç içinde ama başka şeylerle ilgili görünerek bu sevinci saklamaya çalışıyorlar. Her sözde, her harekette kendi mutluluğuna bir ima görüyordu. Rastladığı, konuştuğu insanları şaşırtıyordu mutluluk dolu gözleri ve gülümsemeleriyle. İnsanların onun mutluluğunu görebileceklerini anlayınca bütün kalbiyle onlara acıyor, uğraştıkları şeylerin önem vermeye değmez, büsbütün saçma ve boş şeyler olduğunu ne yapıp yapıp onlara anlatmak arzusunu duyuyordu. Piyer sonraları bu mutlu çılgınlık dönemini sık sık hatırladı. Bu süre içinde insanlar ve olaylar hakkında verdiği hükümler onun için hep doğru kaldı. İnsanlar ve eşya karşısındaki bu görüşlerinden sonraları ayrılmak şöyle dursun, tersine bir şeyden şüphe duyduğu, tereddüt ettiği zaman bu çılgınlık dönemindeki görüşüne sarılır ve bu görüş her zaman doğru çıkardı. "Olabilir," diye düşünürdü, "ben o zamanlar garip ve gülünç bir insandım ama göründüğüm gibi çılgın değildim. Tersine, o zaman ben her zamankinden daha akıllı ve anlayışlıydım; hayatta anlamaya değer her şeyi anlardım, çünkü... mutluydum. Şöyle bir şeydi Piyer'in çılgınlığı: Eskiden olduğu gibi, insanları sevmek için (onların meziyetleri diye adlandırdığı) kişisel sebepler beklemiyordu; sevgi yüreğini dolduruyor ve insanları sebepsiz yere severken onları sevmeye layık kılan şüphe götürmez sebepler yaratıyordu.”
Sayfa 756 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
aynadaki akisler yahut gölgeler.
“Önceleri eziyetini çektiği, devamlı olarak aradığı şey, hayatın amacı, onun için yoktu artık. Hayatın sürekli aranan bu amacının onun için artık mevcut olmayışı rastlantı değildi, yalnız o ana mahsus bir şey değildi, bunun olmadığını, olmayacağını hissediyordu. İşte bu amaçsızlık ona mutluluk veren özgürlüğün tam olarak ortaya çıkmasını sağlıyordu. Onun bir amacı olamazdı, çünkü onun şimdi bir inancı vardı, birtakım prensiplere veya sözlere ya da düşüncelere değil, yaşayan, her zaman hissedilen bir Tanrı'ya inancı vardı. Önceleri onu, belirlediği amaçlarda arıyordu. Bu yalnızca Tanrı'yı arayıştı; “tutsaklığı sırasında ansızın dadısının çok eskiden ona söylemiş olduğu şeyi; Tanrı'nın, burada, orada, her yerde bulunduğunu, tartışmalarla, fikir yürütmelerle değil, doğrudan doğruya duygusuyla anlamıştı. Karatayev'in tanrısının masonların kabul ettiği evrenin mimarından daha büyük, daha sonsuz, daha ulaşılmaz olduğunu anlamıştı. Gözlerini dört açıp uzaklara baktığı halde aradığı şeyi ayaklarının dibinde bulan bir adam gibi hissediyordu kendini. Hayatı boyunca çevresindeki insanların başları üstünden boşluğa bakmıştı, oysa gözlerini dört açması değil, yalnızca önüne bakması yeterliydi. Eskiden büyük, ulaşılmaz, sonsuz hiçbir şey göremezdi. Yalnızca bunun bir yerde bulunması gerektiğini hisseder, onu arardı. Yakında bulunan, anlaşılır olan her şeyde, yetersizlik, önemsizlik, bayağılık ve anlamsızlıktan başka bir şey göremezdi. Manevi bir uzun dürbünle silahlanmıştı; uzağa bakar, bu değersiz, bayağı şeyler sisli uzaklıklarda kaybolarak belirsizleştiği için ona sonsuzmuş gibi gelirdi. Avrupa yaşamı, siyaset, masonluk, felsefe, hayırseverlik, böyle görünürdü ona. Ama o zaman, kendi zaafını hesaba kattığı anda bile zekâsı bu uzaklığa da nüfuz eder, orada aynı değersiz, bayağı,
Sayfa 724 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu