“Prens Andrey, mutluluğun ancak olumsuz bir içerik taşıdığını düşünür ve söylerdi. Ama onun söyleyişinde bir acılık, bir alay kokusu vardı. Sanki bunu söylerken, olumlu mutluluğa karşı olan tüm eğilimlerimizin, sırf tatmin edilmemek suretiyle bize acı çektirmek için içimize konduğu yolundaki başka bir düşünceyi ifade ederdi. Ama Piyer bunun doğruluğunu, altında gizli bir düşünce bulunduğunu düşünmeden kabul etmişti. Acının yokluğu, gereksinimlerin giderilmesi ve bunun sonucu olarak iş güç, yani hayat tarzını seçme özgürlüğü şimdi Piyer'e insanın şüphe götürmez, en yüksek mutluluğu gibi görünüyordu. Acıkınca yemenin, susayınca içmenin, uyku gelince uyumanın, soğuk olunca sıcağın, konuşmak ve bir insan sesi duymak istenince bir insanla konuşmanın zevkini burada, ancak şimdi ilk kez olarak tamamıyla tadıyordu. Gereksinimlerin giderilmesi (iyi yiyecek, temizlik, özgürlük) şimdi bütün bunlardan mahrum olduğu bir anda, Piyer'e tam mutluluk gibi görünüyordu; bir iş güç seçme, yani hayat ise, bu seçimin böyle sınırlanmış bulunduğu bir sırada ona o kadar kolay geliyordu ki, fazla rahatlığın, gereksinimleri gidermenin bütün mutluluğunu yok ettiğini ve büyük bir iş güç seçme özgürlüğünün, eğitimin, zenginliğin, toplumsal konumun ona sağladığı özgürlüğünse iş güç seçmeyi fevkalade güçleştirdiğini, ihtiyacın kendisini ve iş güç imkânını yok ettiğini unutuyordu.
Şimdi Piyer'in bütün düşleri özgür olacağı zamana yönelmişti. Bununla birlikte sonraları ve bütün ömrü süresince Piyer, bu esaret ayını, ancak o zamanlar duyduğu o geri dönmez, güçlü, sevinçli duyguları, özellikle o manevi huzuru, tam iç özgürlüğünü heyecanla düşünür ve heyecanla onlardan söz ederdi.
İlk gün erkenden kalkıp barakadan gün ışığına çıkınca, Novodeviçi Manastırı'nın kubbelerini, haçlarını, tozlu otlar üstünde