“Önceki neşe verici, güzel alandan eser kalmamıştı; havada dumanla karışık ıslak bir sis duruyor; ortalık güherçile ve kan kokuyordu. Bulutlar yığıldı; ölülerin, yaralıların, korku içinde, sakatlanmış inançları sarsılmış insanların üstüne yağmur çiselemeye başladı. Sanki yağmur, "Yeter, yeter artık, durun. Kendinize gelin. Ne yapıyorsunuz?" diyordu.
Her iki taraftan yorgun, açlıktan bitkin düşmüş askerler, böyle boğuşmaya devam etmeye değer mi, diye şüphelenmeye başlamıştı; yüzlerde tereddüt okunuyor, zihinlerde aynı soru beliriyordu: "Ne diye, kimin için öldüreyim, kimin için öldürüleyim? Siz istediğinizi öldürün, istediğinizi yapın, ama ben istemiyorum, yeter artık!" Akşamüzeri bu düşünce herkesin ruhunda aynı şekilde belirmişti. Bütün bu insanlar, yaptıkları işten her an dehşete düşebilir, her şeyi bırakarak, nereye olursa olsun, kaçabilirlerdi.
Ama savaşın sonlarında askerler yaptıkları işin tüm korkunçluğumu hissettikleri ve bunu durdurmaktan memnun da olacakları halde anlaşılmaz, gizemli bir güç hâlâ onları yönetiyordu; üçte bire inen topçular, kan ve ter içinde, yorgunluktan bitkin, sendeleye sendeleye hartuçları taşıyor, topları dolduruyor, nişan alıyor, fitilleri ateşliyor, gülleler her iki taraftan da, aynı hızla, aynı şiddetle uçuyor, insan vücutlarını paramparça ediyor ve hep aynı korkunç olay insanların iradesiyle değil de, insanları, dünyaları yönetenin iradesiyle sürüp gidiyordu.”