Sabahattin Ali'yi okumadan önce insanların gereksiz onu abarttığını düşünürdüm. Fakat kitabı okuduktan sonra haksızlık ettiğimi söylemeliyim.
Aslında hikaye benim için biraz rahatsız ediciydi. Ömer'in ne istediğini bilecek bir olgunluğa erişmemişken Macide'yi koruma altına alması, Macide'nin hiç kimsesi olan bu adama daha tanımadan sorgusuz güvenmesi beni irite etti. Ama sanırım aşk denilen şey de tam olarak burada başlıyor. Ömer'in içinde yaşama hevesi yokken bir anda işe bile koşturarak gitmesi, Macide'nin sert çizgileri olmasına rağmen onu her haliyle kabullenmesi çaresizlik değil de aşk diye yorumladım.
İki karakteri de sevmememe rağmen Sabahattin Ali'nin kalemi öyle muazzamdı ki her sayfa çevirişimde kalbim daha hızlı atıyordu. Ömer'in aşk için sarf ettiği o cümleler sanki kendime yazılmış gibi hissettirdi.
Mutlu sonla bitseydi eğer aşkın varlığına inanabilirdim belki. Ama bu kadar yoğun duygular yaşayan iki insanın hayatın zorluklarına birlikte göğüs germe gücüne sahip olamaması onların suçu muydu yoksa aşkın bir illüzyonu muydu bilmiyorum. Kitaptan öğrendiğim en önemli şey de bu oldu zaten, aşk sandığımız o kalbi delen heyecan hayatın zorlu yollarında zamanla yitebilir. Asıl önemli olan karşımızdaki kişinin olgunluğu ve hayata bakışıdır. Ve burda da akıllara Bedri gelir tahminimce.
Başından beri Bedriyle olsaydı nasıl olurdu diye çok düşündüm kitabı bitirdiğimde. Belki de Macide'nin Ömer'den kurtulması asıl mutlu sondu. Bedri, Ömer gibi yoğun hisler yaşatır mıydı Macide'ye bilemem ama Bedri'nin bir iş çıkışı bir meyhanede oturup Macide'yi unutmayacağını biliyorum. Ya da ortamın büyüsüne kapılıp karısını rahatsız edici adamların arasında öylece bırakıp gitmeyeceğini biliyorum. Aşk bunları yenecek kadar güçlü olsaydı ne Macide o mektubu yazardı ne de Ömer bir
İçimizdeki ŞeytanSabahattin Ali · İş Bankası Kültür Yayınları · 2024209bin okunma