Hayatını abiler, ablalar arasında geçirmiş ama abla olmanın, bir kardeşi büyürken izleyip korumanın, kollayıp gözetmenin ne olduğunu hiç tatmamıştı. Artık o da ablaydı. Bir yürümeye başlasın nerelere taşıyacaktı onu. Kucaklayıp okuluna bile götürecekti.
Zaman yırtılıyor. Çocukluğun puslu toprakları nerede? Ya o karanlık uzaktaki eliptik güneşler nerede? Boşluğa düşmüş yol nerede? Mevsimler anlamlarını yitirdi. Yarın? Dün? Bu sözcüklerin anlamı ne? Yalnızca şimdiki zaman var. Bir bakıyorsunuz kar yağıyor. Bir bakıyorsunuz yağmur. Güneş açıyor, rüzgar esiyor. Tüm bunlar şimdide. Bunlar olmadı, olmayacak. Şimdi var. Hep var. Hepsi birden var. Çünkü olaylar bende yaşıyor, zamanda değil. Ve bendeki her şey şimdiki zamanda.
Sana verilen ömrü neden dedikodu ve lüzumsuz işlerle tüketiyorsun? Değerli bir eşyâ bile ağır bedeller karşılığı ele geçirilir. Sen ise insan kisvesine bürünmek şerefine nâil olmuşsun. Bunun için kime ne ödedin? Bedâvaya bulduğun bu emâneti şimdi mîrasyediler gibi harcıyor, döküp saçıyorsun. Bir hazîne sahibi olduğun aklına bile gelmiyor. Eğer biraz olsun düşünmüş olsaydın elindeki bu bahâ biçilmez sermâyeyi kalp akçe gibi olan dünya dedikoduları ile değişmezdin.
Değerini bilmediğin vücut hazînen bir gün asıl sâhibi tarafından geri istenecektir. O zaman, kerem sâhibinin karşısına boş el, kupkuru bir yürekle gitmekten utanmayacak mısın?