Albert Camus’un kitabını iki günde okudum. Kitap baştan sona kadar tatlı bir üslupla akıp gidiyor. Hayata, çevreye, insanlara, olaylara kayıtsız, ilgisiz, duyarsız bir kahramanımız var. O kadar ki kayıtsızlığı insanın canını sıkıyor. Derdi yok, tasası yok, davası yok, amacı yok kahramanımızın. Boşu boşuna yaşıyor adeta. Ama anlık zevkleri var. Ha 30 yıl yaşamışsın, ha 90 sonunda öleceksin diyor bir yerde. Hikaye örgüsü basit bir biçimde akıyor kitabın. Yormuyor okuyucuyu anlatım. 57’de Nobel Edebiyat ödülü alan bir yazarın kitabı çünkü…
Adı üzerinde kahramanımız tüm bu tavır ve davranışlarından dolayı çevreye yabancı. Bulunduğu çağa değil, dünyaya yabancı. 40’lı yıllarda yazıldı ama bu yönüyle günümüzle de güncellik kazanıyor kitap..
***
Sahilde, güneşin ışınlarının gözüne gelmesiyle bir anlık görememezlik sonucu tabancasından çıkan kurşun çiziyor kahramanımızın kaderini. Bu kadar basit bir sebep onu cezaevine ve ardından idama götürüyor. Oysa suç işlemek gibi bir amacı hiç yoktur onun. Ve öyle bir yaşantısı vardı ki hiç bu denli büyük bir suçu işleyecek gibi görünmüyordu. O an o sahilde o tabanca ile olmaması gerekirdi. Ama kader işte…
Geçmişinde annesinin ölümüne çok üzülmeyen ve bu durumu neredeyse hiç umursamayan kahramanımızın mahkemede karşısına en çok adamı öldürmesi değil bu kayıtsızlığı suçmuş gibi çıkıyor. Mahkeme başkanı, savcı, avukatlarının karşılıklı diyaloglarıyla hikaye sürüp gidiyor. Bizimkisinin ise mahkeme bile umurunda değil.
Finalde ise hücresine hiç istememesine rağmen ansızın papaz geliyor. Papaz inancın, Tanrı inancının temsilcisi. Papaz, ateist ile daracık hücresinde diyaloglara tutuşuyor. Ama bahsi geçen diyaloglarında yazar ateist kahramanımızın tarafında duruyor. Papaz, basit ve sığ kalıyor savunduğu