Amin Maalouf’un kalemini seviyorum, Afrikalı Leo yazardan okuduğum üçüncü kitap oldu. Başlarda yavaş ilerleyeceğini düşündüğüm kitap bir anda akıp gitti.
Roman, 16. yüzyılda yaşamış gerçek bir tarihsel kişilik olan Hasan el-Vazzan’ın hayat hikayesi üzerine yazılmış. Müslüman bir ailede doğan Hasan doğduğu yer Granada’nın düşüşü ile Fas’a göç etmek zorunda kalıyor. Çocukken çıktığı yolculuk hayatı boyunca devam ediyor; Kuzey Afrika, Sahra, Kahire, Mekke, İstanbul gibi pek çok yeri gezerek her gittiği yerde farklı kültürleri tanıyor. Dönemin Müslüman, Hristiyan ve Yahudi dünyalarının çatışmalarını gösteriyor. Bir yolculuğu sırasında korsanlar tarafından yakalanarak Roma’ya Papa’nın sarayına götürülüyor. Burada özgürlüğü karşılığında Hristiyanlığı kabul ederek adı Johannes Leo oluyor. Hasan’ın hayatı üzerinden sürgün, göç, kimlik, dinler ve kültürler temalarını işliyor yazar.
Hasanın kırk yıl süren yolculukları bize ırk din fark etmeden insan olmanın önemini çok güzel anlatıyor.
“Nereye gidersen git, birileri sana derinin rengini ve dualarını soracak. Onların itkilerini hoşnut etmekten uzak dur! Oğlum, çoğunluk önünde boyun eğmekten kaçın! İster Müslüman, ister Hıristiyan, ister Yahudi olsunlar, seni olduğun gibi kabul etmeliler ya da seni yitirmeyi göze almalılar. İnsanların görüşünü dar bulduğun zaman kendi kendine Tanrı’nın ülkesinin çok geniş olduğunu söyle; O'nun elleri çok geniştir, O'nun yüreği de çok geniştir.” (s.373)