“Ey kör! Aç gözünü de düşlerden uyan. Simurg’u göremesen de bari küçük bir serçeyi gör. Kaf Dağına varamasan bile hiç olmazsa evinden çıkıp kırları açıl; böcekleri, kuşları, çiçekleri ve tepeleri seyret. Bırak dünyanın haritasını yapmayı, dünyanın haritasını bir taşın üstüne koy. Gülleri ve bülbülleri görmeyi dene. Daha hayattayken bir taş için ömür harcama, gün boyu evinde oturan adam Dünya’nın kendisini hiç görebilir mi?”
Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü… Akıl çağrıydı, akılsızlık çağrıydı… İnanç devriydi, kuşku devriydi… Mevsimlerden Aydınlık’tı, mevsimlerden Karanlık’tı… Umudun baharı, çaresizliğin kışıydı… Elimizde hem her şeyimiz vardı, hem de hiçbir şeyimiz yoktu… Hepimiz ya cennete gidecektik, ya da doğrudan öteki tarafa… Sözün kısası, öylesine bugüne benzeyen bir dönemdi ki, dediği kimi bilirk kişiler o dönemde olan bitenlerin ne kadar ‘iyi’, ya da ne kadar ‘kötü’ olduğunun, ancak edilmesi gerektiğinde ısrarlıydılar.