Nefes Nefese bana göre sadece bir aşk ya da kaçış hikâyesi değil, aynı zamanda Türkiye’nin II. Dünya Savaşı sırasında izlediği hassas politikayı gösteren bir romandı. Kitapta Türkiye’de yaşayan genç bir Türk ile bir Yahudi çiftin aile baskısını ve dışlanmayı göze alıp ülkeyi terk etmesiyle başlayan süreç, savaşın büyümesiyle çok daha ağır bir noktaya taşınıyor. Hitler dönemindeki Yahudi soykırımı, insanların kamplara gönderilmesi ve hayatta kalma mücadelesi romanın temel arka planını oluşturuyor. Özellikle Türkiye’nin savaşın dışında kalmaya çalışırken Almanya, İngiltere ve Rusya arasında sıkışması, buna rağmen Avrupa’daki Türk vatandaşlarını ve Türk vatandaşı Yahudileri kurtarmaya çalışması bence kitabın en dikkat çekici tarafıydı. Trene eklenen vagonlarla insanların Türkiye’ye getirilmeye çalışılması da romanın gerilim ve umut duygusunu artırıyordu.
Ama açıkçası ben kitaba daha farklı bir beklentiyle başlamıştım. Bir Sırp ile bir Türk’ün hayat hikâyesini okuyacağımı düşünürken olayın yine büyük ölçüde Yahudi soykırımı eksenine dönmesi bende tekrar hissi yarattı. Çünkü bu konuda çok fazla kitap okuduğum için bazı yerlerde “yeniden aynı acıyı mı okuyorum?” düşüncesine kapıldım. Yine de Türkiye’nin diplomasi politikalarını, savaşa girmemek için gösterdiği çabayı ve dönemin siyasi atmosferini nispeten başarılı yansıttığını düşünüyorum. Özellikle toplantılar ve devletler arasındaki gerilim romana gerçekçilik katmıştı. Bunun yanında, kurtarılan Yahudilerin Filistin’e gönderilmesi gibi detayları okumak da bugün Filistin’de yaşananları düşününce eskiden yaşanmış olup o insanların suçu olmasa da beni ayrıca rahatsız etti. Bu yüzden kitap bende hem tarihî açıdan ilgi uyandıran hem de duygusal olarak huzursuz eden bir etki bıraktı.
Ayşe Kulin etrafımda, okuma listelerinde çok
"Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği sizinkinden daha temiz ve sağlam bir askere rast gelinmemiştir. Her zaferin mayası sendedir, her zaferin en büyük payı senindir."
Şu Çılgın Türkler, bana göre yalnızca bir tarih kitabı değil; bir milletin imkânsızlıklar içinden nasıl yeniden doğduğunu anlatan çok güçlü bir eserdi. Daha önce yine Diriliş kitabını okumuş ve Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde yaşanan zorluklardan etkilenmiştim. O kitap bende tarihe karşı büyük bir ilgi uyandırmıştı. Ardından devam niteliğinde gördüğüm bu kitabı okumaya başladım. Yaklaşık bir yıldır elimde olmasına rağmen bir türlü tamamlayamamıştım; fakat bugün itibarıyla kitabı bitirdim. Okul hayatında ve sınavlara hazırlanırken Kurtuluş Savaşı’nın ne kadar zor şartlarda kazanıldığı hep anlatılırdı, ancak bu zorlukların boyutunu gerçekten hayal edemiyormuşum. Kitap, olayları parça parça sahneler hâlinde ve ayrıntılı betimlemelerle anlattığı için yaşanan acıları daha derinden hissetmemi sağladı. Mehmetçiğin çoğu zaman silahsız, mermisiz, aç, susuz ve yorgun şekilde savaştığını okumak beni çok etkiledi. Askerlerin ayağında doğru düzgün bir postal bile olmadan cephede mücadele etmesi, geceleri soğukta donmaları, gündüz sıcağın altında kavrulmaları insanın içini sızlatıyor. Bunun yanında halkın yaptığı fedakârlıklar da en az savaş kadar büyüktü. Kadınların, yaşlıların ve çocukların cepheye yardım ulaştırmak için gösterdiği çaba, milletin nasıl tek yürek olduğunu gösteriyordu. Düzenli ordunun kurulması sürecinde verilen emekler ve çekilen sıkıntılar bugün sahip olduğumuz devletin ne büyük bedellerle kurulduğunu açıkça ortaya koyuyor. Özellikle Kütahya-Eskişehir geri çekilişi Sakarya Zaferi ve ardından gelen Büyük Taarruz bölümleri beni çok duygulandırdı. Vecihi Hürkuş’un uçağı onarıp yeniden cepheye kazandırması gibi olaylar, Türk milletinin imkânsızlıklar karşısında bile vazgeçmediğini gösteriyordu. Askerlerin maaşlarını biriktirip orduya uçak alması ise fedakârlığın en