Amazonlar'ın kraliçesi Sinope benim kadar üşüdü mü bu topraklarda bilemiyorum. Evet en kuzeyden, üst bir mahalleden ve üst kattan sesleniyorum. Hohlamak da diyebiliriz.
Beynime ne gidiyor ne gitmiyor bilmiyorum ama asla odaklanamıyorum.
Bu kitap.
Bu kitabı bana bir abim okuyayım diye verdi, açıkçası neden kendisi okumadan bana verdi bilmiyorum, bu aralar düz kitap okuyabilecek durumda değildim ama yine de bu kitap için iyi ki okudum diyorum. Ben çok fazla Çanakkale öyküsü okudum. Aynı şekilde I. Dünya Savaşı için de söyleyebilirim bunu, hatta daha çok yenilerde Mahşerin Dört Atlısını okudum. O kitabı okurken bazı şeylerden emin olmuştum, şimdi çok farklı bir pencere ile bizden bir daha emin oldum. O kitaptaki pencere ihtilaf penceresi idi. Yani Fransa. Orada düşman Almanyaydı. Burada müttefik Almanya. Orada taarruz vardı burada savunma. Evet Çanakkale cephesi tarihçiler ne der bilmiyorum ama sonuç itibariyle görünüşte bir savunma cephesidir. Adamlar senin toprağına girmiş sen de savunmadasın. Fransa'da olay başka, onlara göre Almanlar onların topraklarını işgal ediyor. Hepsi aynı oyunun içinde. Bunda herkes hemfikir. Bu kitabın şöyle bir özelliği var, ben daha önce böyle bir zabitin gözünden gün gün yazılmış bir çanakkale hatırası okumadım, evet kitabın özelliği bu. Ve bu çok kıymetli. O kadar sıradan şeyler yazıyor ki, ve o kadar kıymetli ki. Bunu ben nasıl anlatabilirim bilmiyorum ama şunu hissettim, evet, onlara göre o an çok sıradan olan şeyler bugün bizim için çok kıymetli. Onların yediği yemek, giydiği kıyafet, konuştuğu mevzular. Buraya kadar tamam. Ama şöyle bir pencere daha var, savaşta olmak bizim tasavvur ettiğimiz yoksunluk demek değil, onların gözünde. Özellikle çanakkale cephesinden bahsediyorum, yani I. Dünya Savaşı, yani Kurtuluş Savaşı değil. Böyle