Elinde poşetle morgun bulunduğu bodrum katının dik merdivenlerinden hastanenin arka bahçesine çıktı. Makedonyalı, kardeşinin eşyasını büyük mavi bir çöp poșetine koyup vermiști. Poşetin çöp poşeti olması Makedonyalının aklından geçmeyen bir soruya işaret ediyor gibiydi.
Çöp olan kardeşinin hayatı mıydı, ölüsü müydü?
Ne kadar zor bir soruydu, kendine bunu niye sormuştu ki.
İkisi de değil diyemedi.
Çöp olan bir șeyler vardı çünkü, sadece kardeşinin hayatında değil, herkesin hayatında.
Pastayı o seviyordu. Pastanın hayatı güzelleştiren bir sey olduğu kanısındaydı. Pastanın kendisini değil, hayatta böyle bir seyin var olmasını seviyordu.
Pastanın vaat ettiği dünya erişilmezdi. Mutluluk gerektiriyordu pasta yemek, iyi şeyler, hoş duygular, en azından sebep ya da insan. O dünyaya belki ben de bir gün erişirim diye çarşıdaki janjanli pastaneyi de kaydetmişti ama hayat ona oradan pasta sipariş etmesini gerektirecek bir firsat vermeyince numaranın varlığının içini acıttığını fark etti, sildi. Doğum günlerini kutlamayı bırakmışlardı, annesi ölünce.
Hayatı küçüktü, dardı ama kendi elindeydi.
İçli dışlı olunca insanlar hayatını elinden alıyorlardı.
O zamandan beri uzak durmaya çalışıyordu insanlardan.