Notre Dame'ın Kamburu kitabına başladığımda birkaç kez yarıda bıraktım itiraf ediyorum. Sebebi çok net sayfalarda yer alan gereksiz uzun Paris ve Fransa tasviri. Hele ki eski dönem Fransa sınıf sisteminin ve dini otoritenin ayrıntılı bir şekilde anlatılması sıkıcı geldi bana. Ama sonunda beni bu kadar etkileyen müziklere sahip bir müzikalin asıl hikayesini okumakta ısrarcı davrandım. İyi ki de öyle oldu... Hayatımda iz bırakan bir eser oldu açıkçası.
Quisimodo çirkin ve kambur doğunca ailesi tarafından kilise bahçesine terk edilir. Başrahip Frollo bu kimsesizi büyütür ve zangoçluk işini öğretir. Hayatın ona sunduğu talihsizlik yetmezmiş gibi çan sesi sağır olmasına neden olur. Bu kadar olumsuzluk içinde ise eşsiz altın gibi bir kalbe sahiptir. Kendisine sahip çıkan efendisine sonsuz sevgi ve bağlılık içinde büyür. Frollo ise içindeki tükenmeyen nefret duygusunun esiri olmuştur. Herkesin günahını çıkaran bir rahip en büyük günahların sahibidir oysa...
Hayatı sadece kilise ve çanlar olan Quisimodo gönlünü güzeller güzeli çingene kızı Esmeralda'ya kaptırır. Esmeralda'nın ise gözü Phoebus tan başkasını görmemektedir. Phoebus'un ise tek derdi gönül eğlendirmektir.. Bu arada Başrahip de Esmeralda'nin etkisinde kalıp şehvet duygularına kapılmıştır...
Aahhh zeytin gözlü güzel Esmeraldam... bencil erkek tutkuları arasında olan sana oldu ya...Bir de seni gerçekten seven karşılıksız seven Quisimodo' ya...
Karşılıksız aşkın iki boyutlu kısmını damarlarıma kadar hissettim. Kadın sabırla tutkuyla hatta görünen gerçeklere gözlerini kapatarak son ana kadar umutla bekleyerek yaşıyor aşkını, bir taraftan erkekse ya benimsin ya kara toprağın zihniyeti ile. Başka bir boyutu var ki yüreğimi dağlayan kendi canını uğruna heba edip hiç bir beklentide bulunmadan sonsuz bir sevgi adayan