“Bir nükte ile bahsi bağlayayım
hatta. İngiliz Büyükelçisi, eski Osmanlı evlerinin dış duvarlarına asılan “Ya Hafîz” levhalarını görünce dayanamamış ve
Keçecizade Fuad Paşa’ya bunların ne olduğunu sormuş. Fuad
Paşa, İngiliz’in anlayacağı dille cevap vermiş; o gördükleriniz,
Osmanlı’nın sigorta şirketinin levhalarıdır demiş.”
Misal verecek olursam; sohbet
meclisleri ve tekkelerde “Edep Yâ Hû” yazar. Yani üzerimizde
edep elbisesi ile içeri girmemizi salık verir. Hatta girişler hafiften alçakçadır. Edep ile ayak basmak üzere boynunu eğip iki
büklüm girilir.
‘Hokkaya lika koy, kalemi eğri kes, besmelenin
bâ’sını dik yaz, sîn harfinin dişlerini, mîm’in gözünü açık, İsmi
Celâl’i güzel yazmaya gayret et, Rahman’da kalemin mürekkebini yenile, nûn’un çanağını uzat, Rahîm’i de güzel yaz’ buyurmuştur. Yani…
“İleride, sevdiklerimizle konuşurken görüntüsünü de görebildiğimiz bir cihaz olur mu sizce?”
İlgiyle baktı Sahra.
“Neden olmasın?” Dudaklarını büzdü sonra. “Her şey gelişip değişiyor, insanlar değişiyor, başkalaşıyor. Gün geliyor kendisini tanıyamıyor.