Doğu Ekspresinde Cinayet, klasik kapalı devre kurgusunun en saf örneklerinden biri — kar fırtınasıyla mahsur kalmış bir tren, sınırlı sayıda şüpheli, dışarıdan kimsenin girip çıkamadığı bir alan. Ama Christie burada işin içine bir kilitli oda gizemi katmanı da ekliyor: kompartımanın kapısı kilitli, pencere açık ama kar üzerinde iz yok, yani katil nereden girip nereden çıktı sorusu, "kim öldürdü" sorusundan bile daha çok kafa karıştırıyor.
Asıl ustalık ise finalde. Poirot'nun önüne koyduğu iki olası çözüm, sadece bir bilmece çözümü değil, gerçek bir ahlaki ikilem yaratıyor: resmi adalet sisteminin asla erişemeyeceği bir suça karşı, bireylerin kendi ellerine aldığı bir intikam mı, yoksa hukukun harfiyen uygulanması mı? Christie burada klasik polisiyenin "düzenin yeniden kurulması" formülünü kasıtlı olarak bozuyor — ve bu yüzden roman, sadece zekice kurulmuş bir bilmece olmanın ötesine geçiyor.
Altın Çağ polisiyesinin yapısal disiplinini, ahlaki karmaşıklıkla bu kadar zarif bir şekilde harmanlayan az sayıda eserden biri.
“Hayatın geçmişe bakıldığı zaman netleşmesi ne garipti. Tersine çözebilen bir bilmece gibi.”
Gece Yarısı Treni - Matt Haig
Hayat ileriye doğru mu akar, yoksa geçmişe doğru mu?
Gece Yarısı Kütüphanesi’nde Nora, farklı seçimler yapsaydı hayatının daha iyi olabileceğine inanan ve pişmanlıklarıyla yaşayan bir karakterdi.
Gece Yarısı Treni’nde ise Wilbur, yaşamının son anında geçmişe doğru bir tren yolculuğuna çıkıyor ve hayatındaki en önemli anları bir hayalet gibi yeniden izliyor. Üstelik bu yolculuğun bir kuralı var:
Geçmişteki halinle asla konuşamazsın.
Wilbur’la birlikte kaçırılmış anlara, ertelenmiş sevgilere, söylenmemiş cümlelere ve fark edilememiş güzelliklere tanıklık ediyoruz.
Evet, Wilbur geçmişini değiştiremiyor.
Ama kitap da tam burada asıl sorusunu soruyor:
Geçmiş değiştirilemezse, onunla nasıl yaşarız?
Belki de cevap kabullenmektir.
Belki de bazı yaralar ancak onları yok etmeye çalışmayı bıraktığımızda hafifler.
Ben de Wilbur’la birlikte o trene bindim.
Hayatım bir film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden.
Hangi istasyonlarda fazla oyalanmıştım?
Hangi duraklardan aceleyle geçip gitmiştim?
Hangi sahnelerle yüzleşmeli, hangilerini olduğu gibi kabul etmeliydim?
Sanırım hepimizin zaman zaman yaptığı o sessiz hesaplaşmayı anlatıyor bu kitap.
Geçmişe dönüp hiçbir şeyi değiştiremeseniz bile…
Bugüne bakışınızı değiştirebilir misiniz?
Matt Haig bu soruyu insanın kalbine usulca bırakıyor.
Okuyunuz efendim.
Öğrenen, okuduğunu anlayan, kullanıcısını analiz eden, en derinden istediğin şeyleri yerine getiren muhteşem bir bilgisayar programı. Yapay zekanın başarıyla kodlanıp oyuna entegre edilmesi sayesinde bir silaha dönüşen, oyuncularını bağımlı hale getirip gerçek hayattan görevler veren bir oyun Erebos. Yapay zeka, distopya, hatta fantastik türlerinde izlediğim bir kaç yabancı dizinin tadını aldım okurken. Beni ikiye böldü desem yeridir. Sanki gerçek hayatı ayrı, oyun kısımlarını ayrı bir fantastik kitapmış gibi hissettim, okurken bile oyun olduğunu unutup kendimi böylesine kaptırmak endişelendirmedi değil. Oyuncularına son görevlerinde intihar etmelerini söyleyen ve bu yüzden yurtdışında bir çok çocuğun ölümüyle sonlanan oyun geldi aklıma sık sık. Siz ne düşünüyorsunuz bağımlılık derecesine varan bilgisayar oyunları için?
Müthiş akıcı, heyecanın hiç azalmadığı, gizem ve bilmece dolu kurgusuyla sevdiğim ve unutmayacağım bir kitap oldu. Oyun oynarken dahi insanın kişiliğinin nasıl değişebileceğini çok güzel anlatmış. Çocuklarımız için bir tehdidi anlatmış belki de. Yemek yemeyi, uyumayı unutup, arkadaş yerine tüm gününü pc başında geçiren çocuklar yok değil maalesef...
Keyifli okumalarınız daim olsun...
Kara Kule yolculuğunda gizemlerin katlandığı, fantastik kurgunun post-apokaliptik bir dehşetle tam anlamıyla evlendiği o muazzam duraktayım. Çorak Topraklar, serinin temposunu ve epik dozunu zirveye çıkarıyor.
Jake’in o akıl almaz geri dönüşü ve aramıza katılan sadık Oy ile birlikte Ka-tet sonunda tamamlanıyor. Roland’ın o buz gibi, saplantılı kalbinin bu yeni ailesi için nasıl titrediğini görmek harikaydı. Gül bahçelerinin büyüleyici kokusundan, dünyanın çürüyen ve deliren yüzü olan tekinsiz Lud şehrine geçiş ise tam bir atmosfer şöleni. Kadim robot Shardik’ten insanlığın ürkütücü teknolojik kalıntılarına kadar her sayfa sürprizlerle dolu.
Ve tabii ki o final... İntihar etmeye programlanmış, bilmece meraklısı süper bilgisayar tren Mono Blaine’in içine bindiğimiz andan itibaren nabız kontrolü yapmak imkansızlaşıyor. King bizi öyle bir uçurumun kenarında bırakıyor ki, zaman kaybetmeden bir sonraki kapıdan geçmek şart oldu.
Tekerlek dönüyor ve Kule artık çok daha yakın!
ilk bakışta paralel evrenler, gizemli tarikatlar ve açıklanması güç doğaüstü olaylarla örülü bir fantastik anlatı gibi görünür. Oysa romanın derininde çok daha sade ve çok daha insani bir soru vardır: İnsan, hayatının anlamını başka bir insanda bulabilir mi?
Roman 1984 yılında başlar; ancak kısa süre içinde bunun bildiğimiz 1984 olmadığı anlaşılır. Aomame, otoyolda yaşadığı sıra dışı bir olaydan sonra dünyanın değiştiğini fark eder. Gökyüzünde iki ay vardır ve gerçeklik küçük ama önemli ayrıntılarla farklılaşmıştır. Aomame bu yeni dünyaya "1Q84" adını verir. Buradaki "Q", İngilizce "question" yani soru sözcüğünü çağrıştırır. Artık yaşadığı dünya, kesinliklerin değil soruların dünyasıdır.
Aomame ve Tengo, romanın iki ana karakteridir. Çocukluklarında kısa bir anlığına kurdukları bağ, yıllar boyunca farkında olmadan hayatlarını şekillendirir. Murakami burada aşkı geleneksel anlamda işlemez. Aomame ile Tengo birbirlerini neredeyse hiç tanımamaktadır. Birlikte anıları, deneyimleri ve paylaşılan bir geçmişleri yoktur. Buna rağmen birbirlerine doğru çekilirler. Bu çekim fiziksel ya da romantik olmaktan çok metafizik bir nitelik taşır. İkisi de eksik parçalarını diğerinde bulmaktadır.
Roman ilerledikçe okur kendisini giderek karmaşıklaşan bir yapının içinde bulur. "Sakigake" adlı dini yapılanma, gizemli "Little People" varlıkları ve Fuka-Eri'nin yazdığı "Hava Koza"sı adlı metin birbirine bağlanarak gerçekliğin sınırlarını bulanıklaştırır. Ancak Murakami'nin amacı hiçbir zaman bu gizemleri tamamen açıklamak değildir. Little People'ın ne olduğu, hangi kurallara göre hareket ettiği ya da iki ayın neden ortaya çıktığı tam olarak öğrenilemez. Çünkü yazar için gizem çözülmesi gereken bir bilmece değil, insanın anlam veremediği şeylerle kurduğu ilişkinin sembolüdür.
Romanın ilk
1Q84 - 3. KitapHaruki Murakami · Doğan Kitap · 20172,337 okunma
İnsan hem çok karmaşık bir bilmece hem de eylemlerini ortaya çıkaran basit yasaların toplamından ibaret sıradan bir varoluş. İnsan olmanın ironisi bu diyalektikte oyun oynamak.