Ben de bu dünyaya düşmüş biriyim. Kimi zaman şeytan dokunmuş düşünü hayra yoramayan Havva, kimi zaman af dileyerek kırk yıl gözyaşı döken dem gibiyim.
“Ben neyim?” diye gelmedimse de dünyaya, belli,
“Ben neyim?” diye diye gideceğim.
Parmaklarımın ucunda yükselerek bir pencere aralığından, batan güneşi gördüğüm günden beri, gökyüzünün rengini, yeryüzünün derdini seçebilirim; ışıklı, bulutlu, denizliyim.
Dalgaların ve yağmurun dilini az çok bilirim fakat neyi bildiğim gibi nereli olduğumun da henüz farkında değilim.
Sahibinden yitik havza; rüyalar devşiririm. Dağılır mürekkebim beyaz örtüler üzerinde. Bir türlü bir araya gelemediğimi fark ederim.
Her ben dediğimde “Affola,” diyesim geliyor oysa.
Ben desem bile bu bambaşka bir ben oluyor. Azaplardan azabennâr seçiyorum. Nâr üzeri dört elif. İmlâları bozuyorum.
Zamanın hızı kesmez beni, dili acıtmaz, mesafesi durdurmaz. Elimi uzatsam, kendi kaderime dokunacağım.
Ben ki, hep özne oldum ömrümün cümlesinde, lâkin hiç eylem olamadım.
Kadrajında yer tutsam da kartonunda yerim olmadığını bildiğim fotoğraflarda bile gülümsedim objektife.
Bildim bilinmesi gerekeni. Ama yaşamaya sıra gelince adamakıllı tökezledim.
Eylemim yok, baştanbaşa teoriyim. Ama işte! .Tepeden tırnağa yara olan da benim.
“Hiç yara almam,” sanırken aldığı yaralardan tanınan biriyim ben.
En şaşılacak yerde kurağa düşmesem adım çöl olmazdı.
Kimi taş gemi oldum cam ırmakların üzerinde yüzmeye kalkıştım; kimi cam ırmak oldum taş gemilerin bağrımda yüzmesine alıştım. Şeyhimiz Galip bizden şanslıydı. Ateş denizinde mumdan gemiler yüzdürürken hangi tarafın zararlı çıkacağını baştan biliyordu. Oysa biz, cam ırmağında taş gemi yüzdürürken sadece ırmağın değil geminin de incindiğiyle şaşkın kaldık.
Ben ki kırk yıldır tufanda dalga, illâ’da lâ, Kerbelâ’da belâyım.
İyi insan, bırak kendine acımayı ve yaşadığın dünyadan sızlanmayı! Sen, zalimler arasında yer almayı seçmediğin için, zaten mükâfatını almış değil misin?