"Zorluklar, yürüdüğümüz yolda karşımıza çıkan engeller değil. Zorluklar, yolun ta kendisi. Fark etmek için araçlar sadece. İstemediğimiz bir olaya hoş geldin demeyi öğrenebilir miyiz? Ona bir fark etme çağrısı olarak bakabilir miyiz? 0 olayı burada öğrenilecek bir şey var diye yorumlayabilir miyiz? Ve tüm bunların kalbimize işlemesine izin verebilir miyiz? Hayatın bine sunduğu o an her ne ise, onunla olma isteğinin ne anlama geldiğini öğreniyoruz. Hatta o an bundan hoşlanmasak da. Çünkü o zorlukların ta kendisi bizim iç çalışmamız, bizim yolumuz, bizim hayatımız..."
İonesco’nun uyumsuz tiyatrosunu geliştirmesinde, romen dünyasından çok, fransızların kendini çok akıllı sanan salaklığı önemli bir katkı maddesi, hatta oktan yükseltici olmuştur. Türk polisi örneğin, bütün katılığı içinde, sizi insan olarak kısa bir an da olsa, gözünüzün içine bakarak dinler, söylediğinizin kaç kilo doğru olduğunu kendince tartmak üzere anlık bir duraksamayı yaşar. Fransız polisinde böyle alaturkalıklar yoktur, asla gözünüze bakmaz, pasaport, kimlik, oturma izni, sağlık karnesi gibi üstünüzde taşımak zorunda olduğunuz kırtasiye önlem paketiyle ve onların üstündeki kimi net, kimi pastel damgalarla ilgilenir. Onun bu önüne geçilemez damga merakı sonucu, sigarayı bulup ateşi bulamadan, Strasbourg Merkez Karakolu nezarethanesinde bulursunuz kendinizi. Ordan çıkabilmeniz için, Devlet Tiyatrosu genel müdürünün bizzat karakola gelmesi gerekir. Fransız polisini ve Strasbourg Merkez Karakolu nezarethanesini çok iyi bilirim.
Atom bombalarının dünya kamuoyundaki yankısı, Japonya'nın birden bire teslim oluşunu atom bombasını bağlamak gibi bir inancın doğmasına neden olmuştur. Bugün de bu görüş yaygındır. İki atom bombası atılmadan da Japonya barış şartlarımızı kabul edecekti. Ancak bombaların şoku, Japonların vermiş oldukları kararı bir an önce açıklamalarına yol açmıştır.
Sefer vaktinde barış nimeti -isterse bir an sürsün- bir cengâver için ne kadar tatlı ise çorak, sıcak bir çölün ortasındaki çimenzarın manzarası da bir yolcu için o kadar sevimlidir.
Çantalar otel lobisine ulaştı. Sıra arabaya geldi. Ebleh adamımsı çocuk, arabanın n’apılacağı konusunda bir an duraladı. Belki de o an, arabayı da lobiye alamaz mıyız diye düşündü, alamayacağımızı anladı ve otele en yakın ara sokağa parketmemi önerdi. Ona geçen sefer o sokakta, önüne parkettiğim lokantacı tarafından sabah yedide uyandırılarak, arabamı almaya zorlandığımı, daha çay ve sigara içemeden sabahın sıfır yedisinde tam uyanmamışlık halimde, sanki yola çıkıyormuşum gibi giyinerek aşağı inip lokantacıyla kavga ettiğimi, seri küfürlerimden etkilenen lokantacının, karakolluk olma eğilimi gösterişini, sabahın yedisinde arabama başka bir park yeri bulmak zorunda kalışımı anımsattım. Anımsadı.