Anılarıma başlarken, her şeyden önce, gençliğin bir mutluluk, yaşlılığın ise bir mutsuzluk dönemi olduğu mitosunu yıkmak istiyorum. Gençliğin mutluluğu, gençlerin kendileri dışında neredeyse herkesin inandığı koca bir yalandır. Hiçbir gencin, "genç olduğum için aman ne mutluyum" dediği duyulmamıştır. Ama her nedense ihtiyarlar "ah! gençken ne mutluydum!" diyerek kendilerini aldatıp dururlar. Ailesi ve çevresi tarafından az çok korunan bir çocuk, on altı on yedi yaşına varıp, kimliği henüz gelişmeden, kendini savunma mekanizması henüz işlemeye başlamadan; toplumun, insanların, cinselliğin gerçekleri ile ansızın karşı karşıya gelince, nasıl mutlu olabilir ki?
Psikiyatrist: Ya o kabalık kendinizi ifade etmenin bir yoluysa? Başkalarının ne düşündüğüne bu kadar önem vermek yerine kendi eyleminlerinizin sorumluluğunu ve kontrolünü elinize alın. Şu an ilişkileriniz dar, bir üçgen gibi, ve kalbinizi kırıyor; fakat bir onikigen, daireye bir sekizgenden daha çok benzer, öyle değil mi? Ne kadar çok ilişkiniz daha derin ve çeşitli olursa zihninizde bir o kadar yuvarlak olacak ve köşeler size daha az batacaktır. Her şey yoluna girecek.
Psikiyatrist: Bir kişiyi sevmek ve onları yüceltmek kendini cezalandırmaya sebep olabilir. İki kişi arasındaki fiziksel mesafe kısalsa bile psikolojik mesafe artabilir. Bu da aşağılık hissetmenize sebep olabilir. "Bu kişi kendisiyle arama bir mesafe koymaya çalışacak" diye düşünür ve karşınızdakini bunun gerçek olduğuna dair kışkırtmaya çalışırsınız; bunu da karşınızdakine bunu sorarak ya da dolaylı bir şekilde yaparsınız. Üniversitedeki arkadaşınız muhtemelen bundan rahatsızlık duydu.
Ben: İnsanlar bunu yaptığımı anlayabiliyor mu?
Psikiyatrist: Bu bir ihtimal. Bu onaylanma ihtiyacınızı anlıyorum fakat bu yöntem biraz… çocuksu?
Ben: Bunu neden yapıyorum?
Psikiyatrist: Hemen tatmin olabilmek için. Ancak bu anlık bir şey. Bence böyle yöntemler yerine sevdiğiniz biriyle tanışmış olduğunuz gerçeğinin keyfini çıkarmalısınız. Birlikte sahip olduğunuz zamanın değerini bildiğinizde nasıl bir ilişki olduğunun bir önemi kalıyor mu?
Hükmün saat öğleden sonra beş yerine akşam sekizde okunmuş olması, tamamen farklı olabilme olasılığı, sıradan insanlar tarafından alınmış olması, Fransız (Alman ya da Çin) milleti gibi müphem bir kavram adına verilmiş olması, bana göre bütün bunlar böyle bir kararın tüm ciddiyetini alıp götürüyordu.