Beni sadece bir okur olarak değil, bir insan olarak da fazlasıyla sarsan ve düşündüren bir eser oldu. Bu romanı bitirdiğimde, içimde zamanın hiç tahmin etmediğim kadar karmaşık bir mesele olduğunu hissettim. Saatlerin yalnızca zamanı göstermediğini, aynı zamanda bir toplumun nabzını, geçmişle olan bağını ve geleceğe dair sancılarını da ölçtüğünü fark ettim.
Romanın başkahramanı Hayri İrdal üzerinden anlatılan bu tuhaf enstitü serüveni, aslında bizim toplumumuzun zihinsel ve kültürel bocalamalarının bir aynası gibiydi. Doğu ile Batı arasında sıkışmış, ne tam anlamıyla geçmişini bırakabilen ne de geleceği kucaklayabilen bir zihnin, bir milletin, bir bireyin çırpınışlarını gördüm. Bu kitap bana kendimi, kendi toplumumu, hatta kendi iç çelişkilerimi bile gösterdi.
Tanpınar’ın dili öylesine ince, öylesine derin ki, bazı satırları defalarca okudum. Özellikle zaman kavramı üzerine yaptığı vurgular... Zamanın sadece saatlerle, takvimlerle ölçülen bir şey olmadığını; aynı zamanda insanın ruhsal hafızasında, pişmanlıklarında, umutlarında da yaşadığını hissettirdi bana. Hayri İrdal’ın geçmişe olan saplantısı, kaybettiği çocukluğu, bir türlü yüzleşemediği ailevi meseleleri aslında pek çoğumuzun sırtında taşıdığı yükler değil mi?
Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün absürtlüğü, ilk başta bana komik geldi. Ama sonra fark ettim ki, biz aslında gerçek hayatta da böyle şeylerin içinde yaşamıyor muyuz? Ciddiye alınmaması gereken düzenlerin içinde hayatımızı ciddiye alarak sürdürüyoruz. Tanpınar, bu ironiyi öyle zarif bir biçimde işlemiş ki, gülümserken bile içimi burkan bir şeyler oldu.
Ve elbette, Tanpınar’ın o kendine özgü zaman algısı... “Ne içindeyim zamanın / Ne de büsbütün dışında.” Bu cümleyi sadece şiirinde değil, romanın her satırında hissettim. Kitabı bitirdiğimde anladım ki,