Oscar Wilde’ın Dorian Gray’in Portresi romanı benim için hem akıcı hem de psikolojik derinliğiyle etkileyici bir okuma oldu. Kitap o kadar sürükleyiciydi ki okurken hiç sıkılmadım. Biraz geç bitirmiş olmam tamamen kendi okuma alışkanlığımla ilgiliydi; yoksa hikâye temposunu hiç düşürmedi.
Karakterler ince ince işlenmiş ve her biri ayrı bir dünyayı temsil ediyor. Dorian’ın baştaki o masum, dünyadan habersiz ama bir yandan da mükemmeliyetçi hali insanı hem etkiliyor hem de tedirgin ediyor. Basil’in saflığı ve içtenliği ise romanın vicdanı gibiydi. Onun Dorian’a duyduğu hayranlık ve iyiliğe olan inancı çok dokunaklıydı. Bu yüzden yaşadığı sonu asla hak etmediğini düşünüyorum; bu durum beni gerçekten sarstı.
Lord Henry ise kitabın en çarpıcı ama aynı zamanda en sinir bozucu karakteriydi. Özellikle kadınlar hakkında dile getirdiği düşünceler yer yer beni çileden çıkardı. Onun o alaycı, umursamaz ve hedonist bakış açısıyla karşı karşıya gelsem uzun uzun tartışmak isterdim. Fakat bir yandan da romanın felsefi yönünü taşıyan kişinin o olduğunu inkâr edemem. Lord Henry’nin sözleri Dorian’ın zihnine bir tohum gibi düşüyor ve zamanla onu bambaşka birine dönüştürüyor.
Romanın en etkileyici yanı ise portrenin sembolik gücüydü. Portre, Dorian’ın ruhunun aynası hâline gelirken, dış güzelliğin ardındaki çürümeyi gözler önüne seriyor. Wilde burada estetik, ahlak ve haz kavramlarını ustalıkla sorguluyor. İnsan gerçekten yaptığı kötülüklerden kaçabilir mi? Günah yalnızca görünmediğinde yok sayılabilir mi? Bu sorular kitap boyunca zihnimde dolaştı.
Sonu beni derinden etkiledi. Dorian’ın içsel çöküşünün bu şekilde noktalanması çarpıcıydı; yine de bir yanım, keşke her şeyi bir mektupla itiraf etseydi diye düşündü. Belki o zaman bazı şeyler farklı olabilirdi. Ama belki de romanın gücü