Karakterlerimiz ilk kitapta birbirlerini sevdiklerini kabullenmiş ve dillendirmişti. İkinci kitabımız dönemin bitmesiyle başlıyor. Bir aylık tatil karakterlerimiz için kısa süreli bir ayrı kalış mı olacak? Yoksa?
İkinci kitabımızın yarısı İstanbul'da aile evlerinde geçiyor. Tatilin bitmesiyle Kayseri'ye tekrar dönüş başlıyor. Üniversite hayatı, arkadaş ortamı ve geri kalan her şey kaldığı yerden devam ediyor. Kitabın sonuna doğru üniversite yaşamından ziyade kendini buluş hikayesine evrilmesi hoşuma gitti. Sonra verilmek istenen mesajı da beğendim. İnsanın kendini bulması için araması gerekiyor ve bu arayış hoşuma gitti.
Buna rağmen iki kitabı arka arkaya okumak benim sıkılmama sebep oldu. İlk kitap sanki daha eğlenceliydi, ikinci kitap o kadar heyecanlı değildi ama sonu güzel bağlandı. Genel anlamda beni geçmişe götürdüğü için kitaplara karşı olumsuz değilim. Ama tekrar okuyacağım ve aklıma kazınacak bir kitap da değil maalesef.
Kalp Lambası, insanın içine sessizce işleyen ama bittikten sonra ara ara hikayelerin aklıma geldiği bir kitap oldu benim için. Çünkü burada büyük olaylar değil; evlerin içindeki küçük kırılmalar, bastırılmış öfkeler, kadınların görünmez yalnızlıkları anlatılıyor. Ve Banu Mushtaq bunu öyle sakin bir dille yapıyor ki hikâyeler bağırmıyor, ama insanın içine ağır ağır yerleşiyor.
Bana göre kitabın en güçlü yanı, kadın karakterlerin “kusursuz mağdur” olarak yazılmaması. Kimi zaman susuyorlar, kimi zaman öfkelerini yanlış yere yönlendiriyorlar, bazen birbirlerine bile sert davranıyorlar. Ama tam da bu yüzden gerçek hissettiriyor. Güçlü olan şey dramatik olaylar değil; kadınların gündelik hayatta taşıdığı görünmez yük. Bir odada edilen kısa bir cümle, bir bakış ya da sessizlik bile hikâyenin merkezine dönüşebiliyor.
Yazar, özellikle Güney Hindistan’daki Müslüman kadınların hayatını anlatıyor. Ama mesele yalnızca belirli bir coğrafya değil. Yapılan baskılar, aile yapısı, erkek egemenliği ve “el âlem ne der” korkusu çok tanıdık hissettiriyor. Bu yüzden hikâyeler yerel olduğu kadar evrensel de oluyor.
Olumsuz bir yanından bahsedecek olursam, hikayelerin hepsi aynı güçte değil. Bazı öyküler insanı derinden sarsarken bazıları yarım kalmış hissi bırakabiliyor. Özellikle kısa öykü formunun getirdiği o “ani bitişler” bazen etkileyici olsa da bazı karakterlerle biraz daha vakit geçirmek istedim. Birkaç hikâyede fikir çok güçlü olmasına rağmen duygusal yoğunluk tam derinleşmeden sona erdi. Belki de kitabın en büyük eksisi bu: Bazı öyküler unutulmazken bazıları diğerlerinin gölgesinde kaldı.
Banu Mushtaq, avukat ve kadın hakları aktivisti olarak yıllarca kadınların yaşadığı adaletsizliklerle birebir ilgilenmiş olması, hikâyelerin gerçeklik hissini inanılmaz güçlendiriyor. Kurmacadan çıkıp
"Babalar, alnımıza yazılmış yalnızlıklardır. "
#hasanalitoptaş
#bababizimlegelsene Berrin hocamın ikinci öykü kitabı. #kayıpoyuncakbebek 'ten sonra bu kitabını da çok severek okudum.
Eser, on sekiz öyküden oluşuyor. Her öyküde durup düşünmeniz gereken yerler var. Bu kitabında felsefeci yönünü de konuşturmuş Berrin hocam. Metaforlar, imgesel anlatım, cansız varlıklara verilen kimlikler, kişileştirme ve konuşturma sanatı, felsefî yaklaşımlar, etkileyici bitişler hayli fazla.
Kendisinin iyi bir okur olduğunu biliyorum. Yer yer İhsan Oktay Anar tarzında, Latife Tekin tarzında ifadeler gözüme çarptı. Hoşuma da gitti. Hatta bir öykü ile 7. Koğuştaki Mucize filmi arasında bağlantı kurdum.
Büyülü gerçekçilik kullanımı da güzeldi. Hüzünlü öyküler... Sarsıyor insanı. Sarsılmak da gerek kimi zaman. Ama ben mutlu sonlara inanıyorum kendi adıma. Bunu da belirteyim.
#KitapYorum
#ÂhirZaman
#OktayVuralAlkaya
#KanonYayınları
#Kitabaaşıkokumayasevdalı
#Roman
#272Sayfa
Merhaba arkadaşlar,
Bugün sizlere Kanon Yayınları'ndan çıkan, Oktay Vural Alkaya'ya ait "ÂHİR ZAMAN" isimli romanı tanıtmaya çalışacağım.
Yazarımızın daha önce "DİYARIN KIYAMETİ FİLİN GAZABI" isimli tarihi romanını okumuş, çok beğenmiştim. Şimdi ise bambaşka bir konu ve macera var. Aslında hepimizin içinde bulunduğu distopik dünya. Rollerimiz benzer. Milyonların peşinden koştuğu her türlü metaya kölelik. Kaptalizmin pençesinde kuzu kuzu varoluşumuz. Üstelik seve seve gönüllü çılgın bir düzene biat ediyoruz. Hem de gıkımız çıkmadan. Başkaldırmak ne haddimize!.. Ama romanda savaşın nefesi ensemizde. Düşünürsek belki de üç yüz altmış beş gün özel. Her yeni güne hediyeler, gereksizler, bitişler, hüzünler, ağlak saatler vs. vs. sonunda mali krizler. Yediğimiz, içtiğimiz, giydiğimiz, kullandığımız, ödediğimiz faturadan, gönlümüzün ığıl ığıl aktığı reklamlara kadar o kara pençenin izlerini takip ediyoruz. Her satırda kendi sahnemi yaşadım sanki. Rolüm, ya da rollerim ne çokmuş. "ÂHİR ZAMAN" isminden de anlaşılacağı üzere; "son devir" (ahiret zamanı) olan bu dönem, fitne, fesat, ahlaki yozlaşma ve büyük alâmetlerin görülmesiyle karakterize edilir. Tam da bu noktayı ince ince tarayıp arap saçlı kedinin tüylerini düzeltme çabasının dayanılmaz hafifliğinde bulutlara çıkıyorsunuz. Nasıl mı?Önce roller, kimler var bu kara düzende açıklayalım:
Roman, dünyayı kontrol eden dev bir sistemin (Kâinat Holding) Rahman Cece, insanların hayatının her alanını yönettiği distopik bir geleceği anlatır. Baş karakter Âhir, sıradan bir veri giriş uzmanıdır. Ancak zamanla yaşadığı düzeni sorgulamaya başlar: “Bugün kendim için ne yaptım?” Sanem’in hayatına girmesi ve gizemli bir karakter olan Şiva
Ahir ZamanOktay Volkan Alkaya · Kanon Kitap · 202555 okunma
"Anlatılacak önemli bir şeyi olan ve kimse tarafından dinlenilmeyen birinin sesi nasıldır?
Ben bunu arayarak çıktım yola…” diyor yazarımız.️
Yazarın bu sorusu hem Miras’ın hem de Annem Öldü mü? kitabının kalbinde duruyor.
Miras, politik gibi görünse de aslında çok daha derin bir aile hikâyesi.
Korkuyla gücünü kuran bir baba…
Dışarıya mükemmel aile imajı vermeye çalışan ama içten içe bağımlı bir anne…
Ve bütün bu düzenin altında sesi duyulmayan bir kız çocuğu…
Aile içinde tolere edilen her şey büyüyor: güç, korku, kontrol…
Yazarın kendi çocukluğunda “çakılı kalmış” hissetmesi ve mirasını reddedişi de bundan. Çünkü bazı korkular, kaynağı ortadan kalksa bile bedenin içinde yaşamaya devam eder.
Annem Öldü mü? ise kardeşlik, kıskançlık, yük, sorumluluk ve en çok da anne sevgisinin yokluğunu arama üzerine kurulu.
Kız kardeşler arasında hem acıyan hem kıskanan bir bağ var.
“Anne sevgisi” ise kapı tamamen kapanmış olmasına rağmen içte bir yerlerde hâlâ aranıyor.
Sorular cevapsız, duygular yarım… Ve bazen bir yüzleşme, insanın hiç tahmin etmediği kadar acı bir kapı açabiliyor.
Her iki kitapta da yazarın hayatına uzanan izler var:
Evlilikler, bitişler, yeniden denemeler…
Kendisini çok seven bir eşe sahip olsa bile mutlu olamaması…
Aşkın içinde bile doldurulamayan o boşluk…
Ailesinin hiçbir zaman yanında olmayışı…
Tüm bunlar onu aynı soruya geri götürüyor:
“İnsanın içindeki eksikliği doldurmak mümkün mü?”
Bu yüzden bu kitaplar sadece birer hikâye anlatmıyor;
İyileşmeye çalışan bir insanın dönüşümünü gösteriyor.
Psikolojik etkisi de tam olarak buradan geliyor:
Eksikliğin, korkunun ve sevilmeyişin bir yetişkini nasıl şekillendirdiğini anlatıyor. Annem Öldü mü