"Saf iyilik diye bir şey yoktur. Her kahramanlığın derinliklerinde, çoğu zaman sahibinin bile fark edemediği görünmez bir onaylanma arzusu saklıdır. İyilik, eninde sonunda menfaate dönüşür; menfaat ise alkışlanma ve takdir edilme isteğinin farklı bir suretinden ibarettir. Bir çocuğu alevlerin arasından kurtaran adam bile, bunu kendine hiçbir zaman itiraf edemese ya da kabullenemese de, ruhunun en kuytu köşesinde toplumun alkışını ve hayranlığını arzuluyordur. Çünkü insan, çoğu zaman başkalarını değil, kendi benliğini ikna etmeye çalışır. Ben ise ne iyiliğimi bir erdem olarak sergileme ihtiyacı hissederim ne de kötülüğümü gizleme telaşına kapılırım. İnsanların ne övgüsü ne de linçlemesi benim için bir ölçüdür. Hatta öyle anlar olur ki, yaptığım şeyin iyilik mi yoksa kötülük mü olduğunu dahi fark edemeyecek kadar şuursuzlaşırım. O noktada eylem, ahlaki bir tercih olmaktan çıkar; yalnızca varoluşun sessiz ve kayıtsız bir tezahürü hâline gelir. Bu eylemlerimin beni cennete mi, cehenneme mi götüreceği inanın hiç umrumda değil. Ne de olsa geleceği bilen bir tanrı, bizim bulunduğumuz ânın içinde her saniye yeni bir zar atmaya devam ediyor gibi görünecek. Oysa attığı, bize göre bir zarken, geleceği bilen bir tanrıya göre ise bitmiş bir filmin bize baştan oynatılması gerçeğini hiçbir zaman değiştirmeyecek. (Mehmet Çağımnı)
Alıntı
İt olana tasma yerine taç takanlara duyrulur: Baya tuzlu oldu (:
Bugün 2 ölçek mini tartoletlerin yarısıyla çikolatalı kurabiye yapacaktım. Dün akşamdan hamuru hazırlayıp dolaba atmıştım. Normalde ince tanecikli tuz kullanıyoruz ve ben buzdolabı poşedinde şeker (!) buldum. O an taneciğine göre karar kıldım ve biraz loştu. Tuz olmasının mümkünatı yoktu. Ve damla çikolata koyacağım için normalden az şeker koydum. Hamurun tadına bakacaktım unuttum. Bugünle birlikte toplam 3.30 saat harcadım. Bizimkilere kahve yapıp götürdüm. Ablamla konuşurken anneme de yemesi için ısrar ediyordum. Kadın yedi ve "Bu ne böyle tuzlu baya?" dedi. Tipiyle şaka yapıp yapmadığını anlamadım. Sonra ablam da ısırdı ve ağzından direkt hafifçe tükürdü. Ve "Haahahaa çok komik tamam, şimdi sıra bende." deyip kahveye bandırdığımı daha ısıramadan baya tuz tadı geldi ve "Ohaa şaka değilmiş. İnanmıyorum bu nasıl tuz olabiliiirr?" ama sona doğru sinirden ağlamaklıyım. "ŞEKER BÖLÜMÜNDE TUZUN NE İŞİ VARDI? BUZDOLABI POŞETİNDE TUZU KİM KOYDU?" diye biraz sinirlenirken bir sıcak bastı, bir tansiyonum düştü anlatamam. Güldük de baya ama hep sinirden ve öyle böyle yaşanan aptallıktan. "Sahte meyve tabaklarına benziyor: Biz ona bakıyoruz o bize bakıyor ama yiyemiyoruz. Hoş bu gerçek ama yiyemiyoruz yine de. ><" deyince annemin çözümü "Üzülme ıslatır tavuklara yediririz." oldu. "Bunun yarımını yiyen tavuğun yaşayabileceğini düşünüyor musun, hepsi çöpe. -_-' Ben yapmış olsam bile hiçbir albenisi yok. Sen nasıl yedin anne, delirdin mi?" deyince "Sen ısrar ettin, yemesem üzülecektin." dedi. 🤦‍♀️ Ben zaten minik kurabiye ve minik şekilde yapmıştım. Tatsın istedim ama tuzlu olduğunu bilmiyordum. İlk tepsi de çıkınca normalde tadarım ama tadasım gelmedi, yemek için hep birlikte olmayı bekledim. 😅😅🤦‍♀️ Poşet suçlusu annem. Ve ilk onda patladı. Tuzu seven ben bile o kahveden ötürü
Hayata Dair
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
İran ve Yeni Zelanda milli takımlarını karıştıran TRT spikeri kimmiş diye baktım. Aynı adam yıllar önce literatüre "Eto'o bitmiş" olarak giren spor programının da moderatörlüğünü yapmıştı :)
Futbol
(A)NORMAL AKTİVİTE
Çalıştığı firmanın bekleme salonunda sıradan birgün geçiriyordu. Bilindik işler peşinde, bedenen yeri yurdu belli ama ruhen kaybolmuş bir hayatın kendine göre baş aktörüydü. Sağ dirseğini önündeki masaya yaslamış, sol elinin işaret parmağı ile masanın üzerinde hemen önünde duran telefonunda ekran kaydırıyordu. Sosyal medyanın derin ama bir o kadar da sığ dehlizlerinde kimi umut, kimi eğlence, kimi ise olmayanı satıyordu. Sabah saatlerinin iç titreten soğuğuna inat, öğlen yaklaştıkça hararet basıyordu. Masanın üzerinde telefonun hemen yanında duran yarım bardak çaya baktı. Bir anda oturduğu yerden ayağa kalkıp sırtındaki firmanın logosu olan poları çıkarttı ve başka bir sandalyenin üzerine fırlattı. Tekrar yerine oturmaya niyetlenirken eliyle üstünü yokladı istemsizce, sigarası ve çakmağı poların cebinde kalmıştı. Poları fırlattığı sandalyenin başına döndü, cebinden sigarasını çakmağını çıkarttı. Henüz oturacağı yere dönmeden sigaranın ucunu çoktan ateşlemişti bile. Aslında sigara yakmak aklında yokken neden yakmıştı bunu anlamamıştı. Masaya geri oturduğunda, etrafa göz gezdirdi. Masanın karşı ucunda kendisinden birkaç yaş büyük adama baktı. O adam da masanın üzerine gövdesini yarısına kadar yatırmış bir elini başına dayamış, bir sandalyede yan oturarak telefonu ile uğraşıyordu. Birden aklına lisede staj için gittiği kamu kurumundaki atölye memurları geldi. O adamlarda, ellerinin boşluğunda atölyede iki buçuk litrelik pet şişelere zeytin kurarak vakit geçiriyorlardı. O yaşta çok kızmıştı adamlara belki ama yaptıklarının doğru ya da yanlış olması artık onu ilgilendirmiyordu. Yarım bardak çayını avuçlarının arasına aldı, bir yudum çekti. Çektiği gibi yüzü buruştu ve boğazından zorla geçirdi yudumunu. Çay buz gibi olmuştu. Masanın karşısındaki adama baktı. “Şu sıcakta
Hayata Dair
“Ben kimseye kendimi anlatmak zorunda değilim; çünkü anlayan zaten suskunluğumdan anlar, anlamayanla da konuşacak bir hikâyem yok artık. İnsanların gerçek yüzünü görmek için çok büyük savaşlara gerek yok, sadece biraz zaman ve biraz sessizlik yeter. Ben çok şey yaşadım; güven dedikleri şeyin ne kadar kırılgan, sözlerin ne kadar boş olabileceğini erken öğrendim. O yüzden artık herkesi kalbime almıyorum, çünkü orası herkesin kalabileceği bir yer değil. Benim çizgim net: Ya adam gibi durursun ya da benim hayatımda hiç durmazsın. Kimseye kin tutmam ama herkesi de aynı yere koymam. Bir kez değerin düşerse, eskisi gibi yükselmezsin bende. Çünkü ben affeder gibi yapıp unutanlardan değilim, sadece susup yoluna devam edenlerdenim. Bazı insanlar kaybettiğini anlayınca geri döner, ama iş işten geçmiştir; çünkü ben o kapıyı çoktan içimden kilitlemiş olurum. Benim hikâyem kolay yazılmadı, o yüzden herkes okuyamaz. Her gülüşümün arkasında bir savaş, her sessizliğimin içinde bitmiş bir defter vardır. Bana ağır gelen insanlar değil, gereksiz yük olan hislerdir. Ben artık kimseyi taşımıyorum; kim neyse orada kalsın. Çünkü insan en çok kendine yük olana değil, en çok değer verdiğine kırılıyor. Son sözüm şudur: Ben kaybettiğim şeyleri aramam, çünkü kaybettiysem zaten benim değildir.”
1000Kitap
'İNCİ' Bana bir ilki daha yaşattın...
65. BÖLÜM 🌹İnci🌹 Zaman, en sevdiğimiz şarkının nakaratı gibi hızla akıp gitmişti. İki gün, sanki parmaklarımın arasından süzülen su misali geçti; hem çok hızlı hem de ruhumu dinlendiren bir neşeyle... Eğer önümde bu kaçınılmaz Almanya seyahati olmasaydı, Aslı’nın benim evden işe gitmesi için şartları zorlar, Zeynep teyzeyi biraz daha kalmaya ikna kabiliyetimle razı ederdim. Ama kaderin rotası çoktan çizilmişti. Veda vaktine yaklaşırken sohbetin de muhabbetin de tabiri caizse dibine vurduk. Kapanış perdesi ise, Serkan’ın ailesinin ne zaman "hayırlı bir iş" için kapımızı çalacağı meselesiyle açıldı. Zeynep teyze, şefkatli sesiyle son noktayı koydu: "İyi, güzel... Evlenme teklifi etti ama öyle isteme olmadan, nişan takılmadan olmaz bu işler İnci kızım." Mahcubiyetle karışık bir savunma refleksiyle, "Tabii ki teyzeciğim," dedim. "Ama çok yoğun. Bir müsait olsun, illaki olacak. Ben şimdi durduk yere 'ne zaman beni istemeye geleceksiniz' diyemem ki... evde kalmışım gibi!" Aslı, fırsatı kaçırır mı? Hemen atıldı söze: "Ayol turşunu kurmamıza az kalmış, sen hâlâ naz yapıyorsun! İnci Hanım, lütfen biraz hızlanın ama rica edeceğim beni de geçmeyin!" Gülüşmeler, şakalar geride kalırken kalbimde bambaşka bir gürültü kopmaya başladı. Heyecanlıydım, hem de nasıl... Ama bu heyecanın arkasına sinsice gizlenmiş devasa stres kütlesi vardı. Bu yaşıma kadar uçağa hiç binmemiştim. Şehirler arası yollarda ya otobüsün cam kenarında hayallere dalmış ya da arkadaşlarımla direksiyon sallayarak yolun tozunu yutmuştum. Zaten seyahatim bir elin beş parmağını geçmezdi. Şimdi ise demir yığınının içine girme fikri göğsümün tam üzerine ağırlık gibi çökmüştü. Kapalı alan korkusu mu demeliydim buna, yoksa istediğim an "İnecek var!" diyememenin getirdiği
1000Kitap