Sahil kesimi şehirlerinden birinde doğup büyüyen insanların deniz kokusunu solumadan, onun uçsuz bucaksız güzelliğini seyre dalmadan bir ömür geçirmeleri pek mümkün değildir. Hayatları sıklıkla denizle mücadele içinde geçer bu insanların. Kimi zaman dalgalarla mücadele halinde olur, kimi zaman da çarşaf gibi serili denizi biraz olsun hareketlendirsin diye rüzgar duası ederken bulurlar kendilerini. Kimileri için de bir umuttur. Deniz onlara hayatlarına etki edecek birçok şey verirken bir o kadar da alıp götürür insanının parçalarını. Denize diye açılıp bir daha dönüşü olmayan, geride gözleri kıyıda, iskelede hep bir bekleyen bırakan yüzlerce, binlerce insan olmuştur bugüne dek. Bense bir deniz kıyısı şehrinde doğup büyümüş birisi olarak denizin sakinleştirici, insanı dinginleştiren etkisine hep inanırım. Denizle ilişkim hayatımı ondan idame ettirecek boyutta olmadığından olsa gerek daha seyirlik olarak, bir yaz insanı düşüncesiyle bakarım denize.
Sanırım ağırlıkla bu yüzden kitabı okurken tatlı bir sıcaklık, samimiyet hissettim. Gemicilik terimlerinin fazlalığı okumayı yer yer güçleştirse de Cevat Şakir Kabaağaçlı'nın anlatım dili ve üslubundan etkilendim. Kara(toprak) insanına olan eleştirisine hayran kaldım. Bazı şeylerin kıymeti, yokluğunda kendisini hissettirir. Mahmut'un toprak insanlarının arasına karışması ve hayatına o yönde devam etmek istemesi sürecinde yaşadıkları ve bu noktada kara insanı yapısına dair çıkarımlar öylesine isabetliydi ki yurdum insanının kafa ve sosyolojik yapısı kısacık bir sayfa sayısında oldukça etkileyici biçimde dile getirilmiştir. Bu bakımdan kitabın 100 temel eser içinde yer almasının doğruluğu konusunda bir kafa karışıklığı yarattı bende bu durum. Şöyle ki kitaptaki çözümlemeler biraz okuma alışkanlığı kazanmayı, biraz sosyal hayata