Bir insanla aramızdaki bağlar, sadece zihnimizde mevcuttur. Hafıza, zayıfladıkça bu bağları gevşetir; kanmak istediğimiz ve başkalarını, aşk, dostluk, kibarlık adına, herkes ne der korkusuyla veya görev duygusuyla inandırdığımız hayale rağmen, tek başımıza var oluruz. İnsanoğlu, kendi dışına çıkamayan, başkalarını ancak kendi içinde tanıyabilen ve aksini iddia ettiğinde yalan söyleyen bir yaratıktır.
Bütün vaktini yanlış birtakım küçük tahminlerde bulunmakla geçiren kıskançlığın, gerçeği keşfetmeye gelince ne yoksul bir hayalgücü sergilediği, şaşılacak şeydir.
Lacan, terapide analizanın temel pozisyonunun bilginin bir reddi, bir bilmeme isteği (a ne rien vouloir savoir) olduğunu söyler. Analizan kendi nevrotik mekanizmaları, semptomlarının niçin ve neden oldukları hakkında hiçbir şey bilmek istemez. Hatta Lacan daha da ileri giderek, bu cehaleti aşktan ve nefretten daha büyük bir tutku olarak sınıflandırır: cehalete bir tutku.