Son ağacı devirenler, onun son ağaç olduğunu görüyorlardı, başka bir ağaç olmadığını kesinkes biliyorlardı. Yine de o ağacı devirdiler. (s.64)
(…)
Adalılar bizim için, nüfusun sınırsız büyümesine izin verilmesi, kaynakların müsrifçe kullanılması, çevrenin yıkıma uğratılması ve dinin geleceğin çaresine bakacağına sınırsız bir güven duyulması deneyini gerçekleştirmişlerdir. Sonuç nüfusun çökmesine yol açan ekolojik bir felaket olmuştur… Bu deneyi büyük bir ölçekte tekrarlamamız mı gerekiyor? İnsan karakteri, son ağacı deviren kişinin karakteri ile her zaman aynı mı?
Son ağaç. Son mamut. Son dodo. Herhalde kısa bir süre sonra son balık ve son goril olacak. Polisin “biçim” dediği şeye dayanarak baktığımızda bizler akıl mantık tanımayan seri katilleriz. Ama her zaman böyle mi olmuş, her zaman böyle mi olması gerekiyor? Bütün insani sistemler, kendi iç mantıklarının giderek artan ağırlığı altında sendelemeye, sonunda o mantığın altında ezilmeye mi mahkûm? Daha önce de ileri sürdüğüm gibi cevaplar (ve sanırım çareler) geçmiş toplumların kaderlerinde yatıyor. (s.67)
Peru’da görevli, And Dağları’nın zirvesinde İnka başkentini, kentin mücevher gibi dizilmiş devasa taşlarla örülmüş surlarını yeni görmüş bir İspanyol vali kralına şöyle yazmıştı: “İnkaların yaptığı kaleyi inceledim… Şeytanın işi olduğu açık… çünkü insan gücü ve becerisi ile yapılabilmesi mümkün görünmüyor.”
Bugün bile bazıları gizemciliğin rahatlığından yanadır, kadim dünyanın harikalarının güneşin altında uğraşıp didinen binlerce insan yerine Atlantisliler, Tanrılar ya da uzay gezginleri tarafından yapıldığını inanmayı tercih eder. Bu düşünme biçimi atalarımızın hakkını onlardan esirger, bizleri de onların deneyimlerinden mahrum bırakır. Çünkü o zaman insan, dünyanın her yerinde insanların tekrar tekrar aynı ilerlemeleri kaydettiklerini, aynı hataları düştüklerini söyleyen kemiklerle, çömlek parçalarıyla, yazıtlarla yüzleşmesi gerekmeksizin geçmiş hakkında neye inanmayı istiyorsa inanabilir.