“Ah, şu erkekler!” dedi, çaydanlığı bulaşık tasına daldırdı, hava kabarcıkları çıkmaz olunca bile suyun altında tuttu, sanki çaydanlık da erkekti, boğulmayı hak ediyordu.
"Söyle bana, benim hayatımla, bir tutuklunun hayatı arasındaki fark nedir. Benim görebildiğim tek fark, ben kendimi zindana kapatıyorum ve asla hiç kimse beni dışarı çıkarmayacak. Bu ötekinden daha dayanılmaz bir durum. Çünkü kapatılsaydım - içeri tıkılsaydım, istemim dışında - hatta tekmeler atarak - bir kez kapı kilitlendi mi, her neyse beş yıllığına falan, bu gerçeği kabullenirdim, sineklerin uçuşuyla, geçitteki gardiyanların adımını saymakla, adımların çeşitlemelerine dikkat etmekle falan ilgilenirdim. Oysa göründüğü gibi ben kendi özgür istenciyle odadan içeri uçmuş böcek gibiyim. Duvarlara çarpıyorum, pencerelere çarpıyorum, tavana kanatlarımı vuruyorum, gerçekten, yeniden dışarı uçmak dışında. Ve tüm bu süre boyunca tıpkı o pervane gibi ya da kelebek gibi ya da her neyse o gibi düşünüyorum, 'Hayatın kısalığı! Hayatın kısalığı!' Ya tek bir günüm ya da tek bir gecem var, ve o koskoca tehlikelerle dolu bahçe orada duruyor, dışarıda bekliyor, keşfedilmemiş, araştırılmamış."
Kan bağıyla barış olarak bilinen anlaşmalar, Han'ın körlüğünün göstergesi gibiydi. Xiongnu, Han ile eşit ya da kardeş statüsü kazanıyordu, Shanyu ayrıca akınları durdurma sözüne karşılık olarak, imparatorluk ailesinden bir gelin alacak ve her yıl da ipek, tahıl ve diğer gıda maddelerini armağan olarak kabul edecekti. Aslına bakılırsa bu armağanları rüşvet olarak kabul etmek mümkün olduğu gibi, Xiongnu'nun Çin mallarına önce alışkanlık, ardından da bağımlılık kazanabileceği düşüncesiyle yapılmış bir yatırım olarak görmek de mümkündü.