her şeyi kontrol etmeye çalışan, zihni hiç susmayan ve kendini gereğinden fazla yoran insanlara “yük bırakmayı” hatırlatan bu kitaba sonunda başladım. 🙂↔️
ağır ya da sıkıcı değil. sakin, anlaşılır bir dille insanın içindeki gerginliği fark ettiriyor.
durup durup “evet ya..” derken buluyorum kendimi.
sürekli yetişmeye çalışan, dinlenirken bile suçluluk hisseden biriysen kendinden parçalar bulabilirsin.
Bırak ve Rahatla
bazı kitaplar bilgi vermez, insanın içine dokunur. bu kitap bana böyle hissettirdi.
sanki biri bağırmadan, yargılamadan insanın kalbine konuşuyor gibi..
modern hayatın insanı nasıl yorduğunu, kalabalıklar içinde bile nasıl yalnız kalabildiğimizi anlatıyor. ama bunu karamsar bir yerden değil, daha çok “yavaşla, kendini duy” der gibi yapıyor.
incinmenin, kırılmanın, üzülmenin tamamen kötü şeyler olmadığını hatırlatıyor. insan bazen tam da o yerlerden derinleşiyor. bu yüzden en güçlü yanı anlaşılmış hissettirmesi ve bazı bölümlerde; “ben bunu hissediyordum ama cümleye dökemiyordum.” dedirtmesi.
bence bu kitabın olayı sadece okumak değil, biraz içine dönmek..
sadece olay odaklı bir kitap değil, daha çok insanda türlü türlü hisler bırakan bir kitaptı.
sabır gerektirdiği için herkesin kolay seveceği bir kitap değil bence. oysa biraz teslim olunca kitabın havası sarıyor insanı.
zaman zaman ne okuduğumu tam anlayamadım :) ama yine de bırakmak istemedim.
bırakmadıkça da kitabın atmosferi beni içine çekti; sisli, eski istanbul sokaklarında dolaşıyormuşum gibi bir his..
gerçeklikle hayalin sürekli birbirine karışması, karakterlerin yer yer derin ya da absürt olması, ince mizahlar, felsefik yaklaşımlar çok keyiflendirdi.
uzun ihsan efendi’nin dünyaya bakışı çok etkileyiciydi. “hayat, gerçekten yaşadığımız şey mi yoksa bir rüya mı?” hissi çok kez döndü kafamda..
tam anlatamadığın ama etkisi kalan rüyalar olur ya hani, kitap bitti ve ben biraz böyle hissediyorum.
sahi, “gerçek dediğimiz şey gerçekten var mı, yoksa herkes kendi rüyasının içinde mi yaşıyor?” Puslu Kıtalar Atlası