9/10
·328 syf.··
Beğendi
·
2025 13. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 04 Aralık 2025 12:40
Stephen King'in Richard Bachman takma adıyla 1979 yılında yazdığı distopik romanını okudum. Tam olarak anlaşılmasa da yönetim biçimi askeri bir diktatörlük olduğunu hayal ettiğim, Amerika Birleşik Devletleri'nde geçiyor. Her yıl geleneksel olarak düzenlenen, halk için büyük bir televizyon olayı haline gelmiş, son derece acımasız ve ölümcül bir yürüyüş yarışmasını konu alıyor. Her bölümün başında da çeşitli yarışmalardan cümlelere yer verilmiş olması günümüzdeki yarışmaların da aslında pek farklı olmadığını bana düşündürttü. Hatta Açlık Oyunları ve Labirent gibi kitaplar da bu kitaba çok benziyor. Gençlerin hayatta kalma çabaları... ​Neyse, söz konusu yarışmaya her yıl yüz genç erkek katılıyor. Yürüyüşçülerin uyması gereken kurallar basit: ​Tempo: Yürüyüşçüler, gece gündüz demeden, saatte en az dört mil (yaklaşık 6,4 km/saat) hızla yürümek zorundadır. ​Uyarılar: Bu hızın altına düşen veya duraksayan yarışmacılara bir uyarı verilir. ​Diskalifiye: Üç uyarı alan yarışmacı, "diskalifiye" edilir. Bu, askeri yetkililer (Devriyeler) tarafından, anında vurularak infaz edilmesi anlamına gelir. ​Bitiş Çizgisi: Yarışın bir bitiş çizgisi yoktur. Yürüyüş, sadece tek bir kişi hayatta kalana kadar devam eder. Ödül: Kazanan ne isterse. Yarışmacılar yoğun bir psikolojik ve fiziksel mücadeleye girişiyorlar. Yol boyunca hem yol kenarlarında hem de televizyonda kendilerini izleyen insanlar var. Yarışmacılar yorgunluk, açlık, uykusuzluk ve ölüm korkusuyla mücadele ediyor. Aralarındaki sohbetler, motivasyonları, çaresizlik anları, psikolojik gelgitleri kitapta çok iyi anlatılmış. Bol bol diyalog var. Hızlı okunan bir kitap. Filmi de var. Filmde belirli bir süreye sığması için 100 kişi değil, 50 kişi yarışıyor. Bu da filmi kitaba göre biraz sığ yapmış. Karakterlerle bağ kurmak zorlaşıyor.
Uzun YürüyüşStephen King · Altın Kitaplar · 2025230 okunma
Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları
Puan vermedi·794 syf.··
2025 8. kitabı
Emrullahzade Asaf Tevfik Bey.. Babası; Rumeli’nin fethinde bulunan Evlad-ı Fatihan’lardan Hüsrevoğulları ailesinin oğlu…Annesi; Saray Muhafız Kıtası’nda miralaylığa kadar yükselmiş olan Abhazlar’dan Tevfik Bey ile Osmanlı Sarayı’nda yetişmiş olan Demsaz Hanım’ın kızı… Emrullahzade Asaf Tevfik Bey… 1888 yılında İstanbul’da doğan, Balkan Savaşı ve Çanakkale Muharebeleri’nde teğmen-üsteğmen olarak görev yapan, Çanakkale’de yaralanmasına rağmen 1917 yılında Azerbaycan’a giren İslam Ordusu Komutanı Nuri Paşa’nın (Enver Paşa’nın kardeşi) başyaverliğini yaptıktan sonra İstanbul’a dönüp, boğazda demirlemiş işgalci savaş gemilerini ve caddelerde devriye gezen işgalci kuvvet askerlerini gördüğünde huzursuzlanarak içi içine sığmayan vatanperver Türk subaylarından biri… İstanbul’un üzerine çökmüş olan o puslu, gri günlerde, yakın arkadaşları Yüzbaşı Selim (Yörük), Yüzbaşı Osman (Tufan) ile birlikte, içinde bulunulan duruma çareler aradıkları bir sırada, eski komutanları Nuri Paşa’dan kendilerine yollanan; “Orta Asya’da bulunan Enver Paşa’nın genç subaylar istediği” haberinin heyecanı, keskin bakışlarından okunan bir düşünceye dönüşmekte gecikmedi; “Turan’a gideceğiz, vatanı o yoldan, Turan’ı gerçekleştirmek suretiyle kurtaracağız!” Ancak, Orta Asya’ya gidebilecek kadar paraları yoktu. O sırada Manisa’da olan ve kendilerine yardım edeceğini düşündükleri Celal Bayar’ın yanında aldılar soluğu… - İstediğiniz parayı vereyim. Orta Asya’ya gidin. Enver Paşa’nın ordusuna katılın ama iyi düşünün; geri döndüğünüzde acaba Anadolu’yu yerinde bulabilecek misiniz? Bana kalırsa, siz Sivas’a gidip Mustafa Kemal’e katılın. Emrullahzade Asaf Tevfik Bey’i İstiklal Madalyası alacak ilk üç kişiden biri yapacak olan kader, ağlarını örmeye başlamıştı. Kendini bir anda Sivas’ta, Mustafa Kemal’in
1000Kitap
Atatürk'ün Sırdaşı Kılıç Ali'nin AnılarıHulusi Turgut · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2018389 okunma
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Puan vermedi
"Uçurum kenarında yıkık bir ülke. Türlü düşmanlarla kanlı vuruşmalar. Yıllarca süren savaş..." Ülkemizin Trablusgarp Savaşı'na girmesi ile başlayan süreç 10 sene boyunca durmaksızın savaşa, Balkanlar'da soykırıma uğramamız, atılmamız ve nüfusunun büyük bir kısmını kaybetmemize, I. Cihan Harbi sonunda da Mondros ve ardılı Sevr ile namusumuz ve şerefimiz olan vatan topraklarımıza düşman işgali ve bu işgal sırasında milletimizin ermeni ve rumların tecavüz ve soykırımlarına uğraması ile neticelenmiştir. Neticelenmiş çok doğru bir söz değil, çünkü tarih ve zaman, durağan ve çizgisel şeyler değildir. Ve bu durağan ve çizgisel olmayan süreç içerisinde milletimizin çektiği acılar kendi içinden, kendi kahramanlarını çıkarmıştır. Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, İsmet İnönü, Kazım Özalp ve daha niceleri. Bu isimler o devri yaşamış, o zor devirlerde pişmiş askerlerdir. Ve elbette hepsiyle beraber milletin kendisi de bir çözüm arıyordu. O dönemde zaten böyle bir harekette millet desteği olmazsa olmazdı ancak o dönem halkın cehaleti, Türk halkının ekonomik ve sosyal olarak ezilmesi nedeniyle bu çözüm arayışlarına öncülük edenler sivil bürokrat veya askerlerdi. ["En üst kademedeki yöneticiler -Mustafa Kemal, Kazım Karabekir, Ali Fuat, Refet Paşalar ve Hüseyin Rauf Bey- yüksek rütbeli subaylardı. Onlardan hemen sonra, önemli devlet görevlerinde bulunmuş sivil bürokratlar geliyordu. Orta ve alt kademelerde de devlet memurları vardı." (MTSD - C : 2 / syf. 236)] Ancak bu isimlerin büyük çoğunluğu ya manda savunucusuydu, ya kurtuluş için bir savaş verip yine osmanlı olarak devam etmeyi savunuyordu ya da bir savaş değil düşman ile diplomasi yapıp alabildiğimizi alıp yolumuza bakalım diyordu. ['Milli Mücadele' kadrosunun çoğunluğu, 'müstevliyi defettikten sonra', işlerin biteceğine
KemalizmTanıl Bora · İletişim Yayınları · 202140 okunma
Tanrı Öldü, Böyle Buyurdu Zerdüşt
8/10
·335 syf.··
2025 20. kitabı
İlginç bir okuma serüveni oldu. Bir solukta okurum diye düşündüm ama Friedrich Nietzsche buna izin vermedi. Adeta bu bir roman değil bu kitabı bir solukta bitiremezsin dedi. Okumam uzun sürdü, anlamakta zorlandığım kısımlar da oldu. Ama bir yandan da altını çizdiğim cümle sayısında rekoru bu kitapta kırdım diyebilirim. Eserin kapalı, derin ve şiirsel bir dili var. Anlatılanlar Nietzsche tarafından bilmecelerin içine gizlenmiş gibi. Eseri anlamakta zorlandığınızda bakabileceğiniz geniş özeti, bilmecelerin çözümünü buraya bırakıyorum. Puzzları birleştireceğini düşünüyorum. Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt Zerdüşt otuz yaşındayken yurdunu terk edip dağlarda yaşamaya başlar. Dağlarda on yıl yalnız yaşadıktan sonra insanlara bir armağan getirdiğini söyleyerek insanların arasına tekrar iner. “Bir denizde yaşar gibi yaşadın yalnızlıkta ve deniz taşıdı seni. Eyvah, şimdi karaya çıkmak istiyorsun, öyle mi?” Halkın karşısına çıkarak “Tanrının öldüğünü” söyler onlara “üstinsan” öğretisini anlatır. İnsan, aşılması gereken bir köprüdür ve amacı üstinsana ulaşmaktır. Ancak halk bu sözleri anlamaz, onunla alay eder. Zerdüşt de onların arasından ayrılarak kendine öğrenciler aramaya başlar. “Olacak iş mi bu? Bu yaşlı ermiş, ormanında henüz duymamış tanrının öldüğünü.” “Yalvarıyorum kardeşlerim, yeryüzüne sadık kalın ve size doğaüstü umutlardan söz edenlere inanmayın zehir saçar onlar, farkında olsalar da olmasalar da.” “Gülüyorlar işte, beni anlamıyorlar. Ben bu kulakların dinleyecekleri ağız değilim.” “Çoban yok ve bir sürü var! Herkes aynı şeyi ister, herkes aynıdır: başka türlü hisseden kendi ayağıyla gider tımarhaneye.” Üç Dönüşüm Üzerine Zerdüşt gezmeye başlar. Bulduğu küçük topluluklar kendi felsefesini anlatır. Zerdüşt, üç dönüşüm üzerine konuşur: deve, aslan, bebek. Deve,
Böyle Söyledi ZerdüştFriedrich Nietzsche · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202447,7bin okunma
Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği Üzerine
8/10
·318 syf.··
2025 11. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 09 Haziran 2025 02:04
Milan Kundera Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği Üzerine: Ağırlığın İçinde Hafiflik Aramak Kundera’nın dünyasında hiçbir duygu yalnızca bir duygu değildir; her biri düşünceyle, her biri felsefeyle örülmüştür. Aşk bile. Romanın başındaki soru hâlâ zihnimde dönüp duruyor: “Tekrar etmeyen bir yaşam, gerçekten yaşanmış sayılır mı?” Bu soruyu yalnızca zamanın doğrusal akışına değil, duygularımıza da soruyorum bazen. Birini sevmişsek ama bu sevgi yalnızca bir kere olmuşsa — ve karşılık da bulmamışsa — o hâlâ “gerçek” midir? Hafiflik midir, yoksa ağırlık mı? Tomas’ın gözlerinden dünyaya bakmayı denediğimde, özgürlüğü arzularla karıştırdığını görüyorum. Onun için hafif olmak, bağsız olmakla eşdeğerdi. Sadakat bir yük, bağlılık bir zincir gibi. Ama ne zaman ki Tereza hayatına giriyor, hafifliğin içinde bir ağırlık aramaya başlıyor. Sanki özgürlük bile fazlaysa anlamını yitiriyor. Tereza'nın sevgisi, onun özgürlük inşasını bir çöküşe dönüştürüyor. Ve ben soruyorum kendime: Özgürlük, hep hafif midir? Tereza ise ağırlığın insan hâli. Ruhunun bedeniyle kavga ettiği her satırda, kendimi onunla aynı odada, aynı rüyada buluyorum. Annesiyle yaşadığı travma, kadın bedenine duyduğu yabancılık, sevilmenin bile yük gibi gelmesi… Belki de Tereza, sevilmeyi istemiyor değildi; sevginin karşılığını verememekten korkuyordu. Bu yüzden hem bir sığınak aradı Tomas’ta, hem de onun içinden çıkamadığı bir hapishane yarattı. Üstelik hep Tomas’ı kendisinin daha çok sevdiğine inanıyordu. Ancak onun sevgisinde — sürekli aldatılıyor olmasının da etkisiyle — hep bir “acaba” barındırıyordu. Rüyaları da bu şüphesini destekler nitelikteydi. Ama bana kalırsa bu ilişkide totaliter olan Tomas değil, Tereza’dır. Sabina ise her türlü ihaneti bir ağırlıktan kurtuluş olarak görür. Belki de tek sadakati
1000Kitap
Varolmanın Dayanılmaz HafifliğiMilan Kundera · İletişim Yayınları · 201413,2bin okunma
Gazi Mustafa Kemal Atatürk
10/10
·599 syf.·
2025 33. kitabı
Uzun zamandır okumak istediğim kitabın sonuna geldim sonunda her şeyle yüzleştim... ... Düşünsenize, bir milletin küllerinden doğduğu, bir halkın özgürlüğe kavuştuğu o sancılı, zor süreci, bizzat yaşayan ve yöneten birinin bize anlatığını. İşte Nutuk, tam olarak böyle bir kitap. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 1919’dan 1927’ye kadar yaşananları anlattığı, karşımıza sadece bir tarih kitabı olarak değil, aynı zamanda bir hesaplaşma, bir anlatım, bir uyarı ve bir yol haritası olarak da çıkıyor. Atatürk, Nutukta "1919 senesi Mayıs’ının 19’uncu günü Samsun’a çıktım" diyerek başlıyor. Bu cümle, sadece basit bir başlangıç değil; bir milletin dönüm noktası. Anadolu işgal altında, halk yorgun, ordu dağılmış Ama o vazgeçmiyor. Adım adım kongreleri topluyorlar, halkı bilinçlendiriyorlar ve en sonunda Kurtuluş Savaşı’nı da kazanıyorlar. ... Atatürk sadece olayları değil, o olaylardaki insanların karakterlerini, düşüncelerini, ihanetlerini ve fedakârlıklarını da anlatıyor. Mesela bazı isimleri açıkça eleştiriyor, bazılarına övgüyle yaklaşıyor. En yakın arkadaşlarıyla nasıl zıt düştüğünü neden düştüğünü Her şeyin perde arkasını neden öyle yaptığını bunu yaparken amacı neydi hepsini tek tek öğreniyorsun. ... Ve işin en çarpıcı bölümlerinden biri de ve beni en çok etkileyen yerlerden biri İzmir Suikastı. Orada şöyle diyor: "Efendiler, beni öldüreceklerdi." Bu cümle bir anda olayın ciddiyetini gösteriyor. Cumhuriyet yeni kurulmuş, devrimler yapılmış ama hala ona karşı tehditler sürüyor. Suikast girişimi sadece ona değil, tüm devrimlere karşı da bir saldırıdır... ... Bana Göre Nutuk’la Yüzleşmek Resmen Cesaret İster. Yüzleşmek diyorum çünkü. Atatürk’ün hesap sorduğu hataları, bizim hatalarımızla karşılaştırmak Mesela, “Mandacılık fikriyle gelenler…” diye anlattığı satırları okurken,
NutukMustafa Kemal Atatürk · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202334,5bin okunma